CIA Diniyle toplumu zehirleyenler ve kurbanlarından bir genç kız

Aslında bu çocuklar suçlu değil, kurban…

Gerçek suçluları mı arıyorsunuz?

Onlar, 16 yıldan bu yana CIA’nın, Washington’un, Pentagon’un oturttukları iktidar koltuğunda durup dinlenmeden bağırıyorlar, “Dindar ve Kindar Nesil yetiştireceğiz”, diye…

İşte yetiştirdikleri nesil bu…

Başarılı olmuşlar mı amaçlarında?

Hem de sonuna kadar… 

Yahu bu kızcağız, Mustafa Kemal’e hakaret etti de Kaçak Saray’da mukim AKP’giller’in Şefi etmedi mi?

“İki Ayyaş” demedi mi Mustafa Kemal ve İsmet İnönü için?

Ve yine aynı şahıs, “Ölmüş İnek” diye nitelemedi mi, Mustafa Kemal, İnönü ve silah arkadaşlarını?

Mustafa Kemal ve İnönü’lü CHP dönemini kast ederek “CEHAPE Zihniyeti camileri ahır yaptı” demedi mi?

Unutmayalım ki, bu tür provokatif bağırtılar, halkı birbirine karşı din temelinde parçalayıp kışkırtmalar, kanlı boğazlaşmalara sevk etme çabaları; o Anıtkabir’deki genç kızın söylediği hakaret içerikli sözlerden çok daha tahripkârdır, çok daha tehlikelidir.

Peki, suç değil mi bunlar?

Bal gibi suç…

Öyleyse nasıl adalet bu?

23 yaşındaki kız çocuğunu içeri atacaksınız, aynı ağırlıktaki hakaretleri savuran Kaçak Saraylı Hafız’a, Türkiye’nin Laik Cumhuriyet’ini yıkıp yerine sultanlığını kuran şahsa “Cumhurbaşkanımız” diye saygılar sunacaksınız…

Sadece Kaçak Saraylı da değil, onun “Abi” diye hitap ettiği, onun 24 Haziran öncesinin kıdemli “Meclis Başkanı”, Kanlı Pazar’ın eli kanlı suçlularından İsmail Kahraman da ne demişti?

“Cumhuriyetin kurucuları dinsizdi.”

Birkaç ay önce, “Keşke Yunan galip gelseydi.”, diyen, Tayyip’in yine “Hocam” diye hitap ettiği Fesli Kadir de azgın bir Mustafa Kemal ve laiklik düşmanıdır.

O da Mustafa Kemal’e hakaretten mahkûm olup Almanya’lara kaçmıştır bir zamanlar…

Aslında Mustafa Kemal, İnönü ve Kuvayimilliye düşmanlığı, Laik Cumhuriyet düşmanlığı, birkaç on yılın da işi değildir.

Hatırlanacaktır; Said-i Nursi, Fethullah Gülen, Necip Fazıl, 1950 öncesinin Ortaçağcılarıdır, dolayısıyla da Mustafa Kemal’e ve Laik Cumhuriyet’e düşmandırlar.

Feto’nun 1990’lı yıllarda yayımlanan kasetlerinde görüldüğü gibi, “Zalimler” diye söz edilir, Mustafa Kemal ve silah arkadaşlarından.

1950’li yıllarda Demokrat Parti’nin en önemli iki figüründen biri olan Menderes de, daha önce aktardığımız gibi Mustafa Kemal’den “O Sarhoş” diye söz etmekteydi.

Yine söyleyegeldiğimiz gibi, CIA, 1950 sonrasında antiemperyalist, ilerici, devrimci, sosyalist ve komünist hareketlerin önünü kesmek için İslam ülkelerini “Yeşil Kuşak Projesi” adını verdiği bir proje uygulamasıyla Ortaçağ’ın karanlıklarına doğru bayır aşağı götürme uğraşına girdi. Bunda da ne yazık ki oldukça başarılı oldu.

Buna göre, İslam ülkeleri dine sarılmalıydı. Laiklik din düşmanlığıydı, Amerika ise bütün dinlerin, dolayısıyla da Müslümanlığın da koruyucusuydu.

İşte böylesine, bir yandan Amerikancılaştırırken, diğer yandan da Ortaçağ karanlıklarına doğru sürükleyip götürdüler Müslüman ülkeler halklarını. Tabiî aynı zamanda da zihin hasarına uğratıp, sağlıklı düşünemez, olayları oldukları gibi görüp algılayamaz, kavrayamaz zavallılar haline getirdiler.

İşte bu proje kapsamında İmam Hatipler pıtrak gibi ülkenin dört bir yanına yayıldı. 1923’ten beri yeraltında gizli çalışmalarını sürdüren tarikatların önleri açılıverdi. Artık bütün tarikatlar, Siyasi iktidarlarla içli dışlıydılar.

Siyasi iktidarlar, tarikat müritlerini oy depoları olarak görüyor, tarikat şeyhleri de siyasi iktidarları kendilerinin hamisi, koruyup kollayıcısı olarak değerlendiriyordu…

Yani karşılıklı bir çıkar alışverişiydi ya da menfaat evlenmesiydi, Parababaları iktidarlarıyla Ortaçağcı tarikatların sarmaş dolaş oluşu.

İşte biz bu sebepten, 1950 sonrası Yeşil Kuşak ürünü bu dincilerin ve onların siyasilerinin, okullarının, tarikatlarının, medreselerinin anlattıkları, öğrettikleri dine “CIA-Pentagon İslamı” diyoruz.

Bu dinin, Kur’an’ın ruhuyla ve Hz. Muhammed’le hiç ilgisi yoktur…

ABD ve AB Emperyalistlerinin, Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’mızın ve Çanakkale Zaferimizin öcünü almak için planlar, projeler yapmak, onlara karşı sonsuz bir kin beslemek karakterlerinin bir parçası haline dönüşmüştür.

Yani Mustafa Kemal, İnönü ve silah arkadaşlarının komuta ettiği Türk Ordusu karşısında uğradıkları hezimetin acısını hiç unutamamıştır emperyalistler. Ve hep intikam ateşiyle yanıp tutuşmuşlardır.

ABD ve AB Emperyalist devletlerinin Mustafa Kemal ve Kuvayimilliye düşmanlıklarıyla Muaviye-Yezid ya da CIA-Pentagon Dincilerinin ve onların siyasi temsilcilerinin Hilafet ve Saltanat özlemleri; yani bunların sınıf temelini teşkil eden Antika Tefeci-Bezirgân Sermayenin tek egemen sınıf olduğu günlerine, Ortaçağ’ın Ümmetçilik Konağına duyduğu özlemle birleşmiştir.

Yani iki gerici, insanlık düşmanı, asalak güç (emperyalist devletler ve Tefeci-Bezigân Dincileri), Mustafa Kemal, Birinci Kuvayimilliye ve Laik Cumhuriyet’ten intikam almak için elbirliğiyle, açıktan, aleni bir savaşa girmişlerdir, 1950 sonrasında.

İşte bu sebepten, Adnan Menderes de Mustafa Kemal ve Laik Cumhuriyet düşmanıdır. Süleyman Demirel de, Turgut Özla da, Tansu Çiller de, Necmettin Erbakan da, Tayyip Erdoğan ve şürekâsı da…

Dikkat edersek; 1950 sonrası her geçen gün Laik Cumhuriyet kerte kerte kemirilip aşındırılmaya başlamıştır. Her geçen gün yeni darbeler almıştır.

Türkiye’nin, yine aynı Parababaları iktidarları tarafından NATO’ya sokuluşu, Türk Ordusu’nun Amerika’nın yarı sapık, yarı sarhoş generallerinin komutası altına verilişi, süreç içinde onun içinin boşaltılmasına yol açmıştır.

O yüzden de ruhlarını yitirmişlerdir, NATO içindeki Türk Ordusu generalleri, her geçen gün azalan oranda.

Tabiî ABD Emperyalist Çakalı sadece Orduyu ele geçirmemiştir, 1950 sonrasında. Türkiye’nin ekonomisini de, siyasetini de, eğitimini de, sinemasını, müziğini; özetçe kültürünü-sanatını da bütünüyle avucunun içine almıştır, emri altına almıştır.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı, Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Birinci Kuvayimilliye ve Laik Cumhuriyet’i savunma konusunda gerekli olan duyarlılığı, bilinci ve cesareti gösterememiştir, Laik Cumhuriyet’i ve onu kuranları savunmakla yükümlü olanlar.

Yeni nesiller, her geçen gün artan miktarda bu Muaviye-Yezid Dininin, CIA-Pentagon Dininin dogmalarıyla, afyonlarıyla zihnen ve bedenen uyuşturulup çürütülmüştür.

Böylece de ne dünyayı algılayabilmektedir, ne Genel Tarihi, ne Türk Tarihini, ne Cumhuriyet Tarihini, ne de bugünü…

Bir anlamda meczuplar ülkesine döndürülmüştür ülkemiz…

Ve şunu iyi bilin ki; Tayyip’in AKP’giller’ine oy veren insanların çoğunluğu, birkaç gün önce Mustafa Kemal’e Anıtkabir’de ağır hakaretler yağdıran İnci’yle aynı düşünceye, aynı anlayışa, aynı kanaate ve aynı oranda kin ve nefrete sahiptir, Mustafa Kemal, İnönü ve silah arkadaşlarına karşı, Laik Cumhuriyet’e karşı.

Bu kızcağız hiç değilse AKP’giller’in şefleri gibi ikili oynamıyor. Açık, kanaatini gizlemeden ortaya koyuyor.

Ama öbürleri hep ikili oynar. Hem en ağulu biçimde saldırırlar Laik Cumhuriyet’in kurumlarına ve onun kurucu önderlerine; hem de zaman zaman Anıtkabir’e gidip mozelenin önünde “sap gibi dur”urlar. Oradaki deftere olumlu düşünceler içeren satırlar karalarlar.

Bu CIA-Pentagon Dincisi Tarikat ve siyaset şeflerine göre laiklik dinsizliktir. Dolayısıyla da laikliği savunanların tamamı dinsizdir ve aslında dinsizliği savunmaktadır.

Tayyip demedi mi bir zamanlar (internette hâlâ videosu dolaşmaktadır); “Hem laik hem Müslüman olunmaz. Ya laik olacaksın ya Müslüman! İkisi ters mıknatıslanma yapar.”, diye?

Bizce, o hep aynı kanaati beslemiştir ve tüm icraatlarında da bu anlayışla hareket etmiştir.

AKP’giller’in tamamı da aynı niyet ve düşüncededir…

23 yaşındaki bu zavallı kızcağız da işte bu projelerin, bu tarikatların, bu siyasilerin uğraşlarının, hainane vatan millet ve halk düşmanı söz ve eylemlerinin ürünüdür.

Marksizme göre, insanı hayvandan ayıran en önemli özellik, onun doğa varlığı olması yanında bir de toplum varlığı olmasıdır.

Başka türlü ifadelendirirsek; hayvan doğa yaratığıdır. Ama insan hem doğa, hem de toplum yaratığıdır. Yani hem doğanın bir parçasıdır, hem de toplumun bir parçasıdır.

İnsanın dilini de, dinini de, ihtiyaç ve zevklerini de, bilimini, bilincini, sanatını, felsefesini de belirleyen, toplumdur.

Yani insanın ruhiyatını toplum belirlendirir.

İşte bu kızcağız da, yukarıda andığımız emperyalist güçlerin ve onların yerli hain işbirlikçilerinin oluşturup şekillendirdiği toplumun ürünüdür.

Dolayısıyla da, bir kurbandır o…

Asıl suçlularsa, böylesi bir toplumu yaratmış olan yerli-yabancı, insanlık düşmanı, vicdan yoksunu güçlerdir…

Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

24 Temmuz 2018

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı

 

 

Comments are closed.