Bu ne ya!..

Ne hukuk bıraktı memlekette, ne adliye. Ne ahlâk bıraktı, ne namus. Ne dağ, taş, orman, ağaç bıraktı ne şehirlerde arsa. Ne Tarihe saygısı var, ne insana, ne insani değerlere. Çalmaktan, çırpmaktan, ihanetten, zalimlikten, cinayetten başka hiçbir şey bilmiyor ve de yapmıyor.

Amerikan ve Avrupa Emperyalistleri arkasında ya; onlara güvenerek ve onların gönlünü hoş etmek, onlardan aferin almak için komşu, dost ülke de bırakmadı. Ülkeyi cehenneme, yangın yerine çevirmekle kalmadı; bölgeyi de cehenneme çevirdi. Müslümanı Müslümana kırdırdı. Kardeşi kardeşe kırdırdı. Bu ne böyle ya… Ülke nasıl geldi bu hale, nasıl bu duruma düştü…

Daha dün Kaç-ak Sarayında Milli Güvenlik Konseyi (MGK)’de yer alan Topukçu Gebeş Paşa ile NATO’nun çürütüp içlerini boşalttığı “Ordu Fosilleri” dediğimiz generalleri ağırladı. Onlara akşam yemeği verdi. Onlar da hiç utanıp sıkılmadan Mustafa Kemal’in kurup bir bataklıkken cennet gibi yeşil bir alana çevirip millete armağan ettiği Orman Çiftliği’nin talan edilerek her türden yasa, hukuk ayaklar altına alınarak yüzlerce ağaç katledilerek yapılmış Kaç-ak Saraya gittiler, Tayyip’in karşısında, tarihi camilerimizdeki helâların yan tarafına dizilen ibrikler gibi uzun iki masa etrafına dizilip yemek yediler. Kuşkusuz, bir ziyafet sofrasıydı o. Karun sofrası kadar zengin. Nasıl geçti o lokmalar, o yağlı, lezzetli, etli yemekler boğazınızdan ve şiş göbeklerinizi doldurdu? Ama neden soruyoruz ki?.. Onlarda, o şiş göbeklerden ve kalın enselerden, doldurma ve boşaltma deliklerinden başka geriye ne kalmıştır ki?.. Başka insanlık arama.

Muhakkak ki onlar da bu utanç verici bir alçalmadan ibaret olan işi yapmakla açıkça suç işlemişlerdir.

Hep söyledik ve söylemeye devam edeceğiz: Türkiye artık kanunla yönetilen bir devlet olmaktan çıkmıştır. Bir diktatörlüktür, bir Derebeyliktir şu an Türkiye’de “devlet” denen kurum.

Çağrışım oldu; o Kaç-ak Sarayın hukuksuzluğu, kanunsuzluğu hükmünü veren ve inşaatının derhal durdurulmasını isteyen mahkemeyi de dağıttı o malum kişi. Her bir hâkimini bir başka yere sürdü.

Ortada ne meşru bir devlet başkanı var, ne başbakan, ne bakanlar, ne Meclis.

Ona “cumhurbaşkanı” diyen, öbürüne “başbakan” diyen, diğerlerine “bakan” diyen açıktan suça iştirak etmiş olur.

Onlarla bir araya gelip bir masa etrafında yan yana oturup kanun, yönetmelik vesaire tartışan, konuşan kişiler de yine açıktan suç örgütüne yardım ve yataklık etmiş olurlar.

Adam, 100 milyar dolarlık hırsızlama kamu parasıyla birlikte suçüstü yakalandı, 17-25 Aralık geriz patlamasında. Açık, net, kesin… Bunda şek ve şüphe yok.

Bakın ne dedi “başbakan” sıfatlı Davidson’un başyardımcısı Etyen Mahçupyan?

“Zaten insanların büyük çoğunluğu Türkiye’de yolsuzlukların olduğuna inanıyor. Büyük çoğunluğu dediğimiz zaman da Ak Parti seçmeninin de en az yarısı. Ve bundan da memnun değil. Yapılan bir sürü çalışmalar var: Ak Parti seçmeni parti içinde yolsuzluklara bulaşmış insanların olduğunu düşünüyor.” (Şirin Payzın’ın CNN Türk’te yayımlanan “Ne oluyor?” programı, 25 Kasım 2014)

Etyen Mahçupyan gibi Pensilvanyalı İblis’le Tayyipgiller arasında mekik dokuyan Amerikan ajanı bir insan sefaleti bile bu itirafta bulunma ihtiyacı duyuyor. Sebebi bizce önemli değil, yani neden itirafta bulunduğu.

Türkiye’deki tüm namuslu aydınların da tamamı Türkiye’nin kanun devleti olmaktan çıkarıldığını ve bir “Hırsızlar İmparatorluğu”na dönüştürüldüğünü zaten adı gibi biliyor.

O zaman iş neye gelip dayanıyor?

Ona uygun tavır almaya. O da ahlâklı olmayı ve cesur olmayı gerektirir. Ancak o niteliğe gerçekten sahip olabilenler bu hırsızlarla karşılaştıkları anda ya da onlar söz konusu olduğunda “ey hırsız”, diye bağırabilir.

Bunu yapabilenler ne kadar az değil mi? İşte bizim gibi bir avuç insan.

Ve bu sebepten bu hırsızlar, bu hainler, bu caniler Türkiye’yi bu hale getirebildiler.

Dünyanın her yerinde insanlığını sıyırmış, insanlıktan çıkmış, her türlü suçu işlemeye hazır ve nazır insanlar çıkabilir, bulunabilir. Önemli olan onlara “ey hırsız, ey hain, ey katil” diyerek karşı çıkacak insanların da bulunabiliyor olmasıdır. İşte felaketimizin asıl kaynağı böyle insanların ne yazık ki ülkemizde eser miktara inmiş olmasıdır.

Sevgili Hz. Muhammed 1400 küsur yıl önce boşuna şöyle uyarmamıştır insanlığı:

“Bir belde ki orada zalimler bütün pervasızlıklarıyla zulümlerini sürdürürler ve onların karşısına çıkıp ‘ey zalim’ diyecek bir tek kişi bile bulunmaz, o ümmetten ümit kesilmiştir.”

İşte o hale gelen ülkeler, devletler, medeniyetler hep batmıştır Antika Tarihte. Antika Tarih bu türden medeniyetler mezarlığıdır.

Bugün iktidarda olan parti yasal, meşru bir parti değildir. Bizim on küsur yıldır söylediğimiz gibi “Çıkar Amaçlı Suç Örgütü”dür. Bunun tüm yöneticileri adi suçlar işlemiş, hem de çok büyük suçlar işlemiş ve defalarca işlemiş, kriminal tiplerdir artık. Bunların bırakalım devlet tepesinde bulunmalarını, sokakta bile gezememeleri, evlerinde bile oturamamaları gerekir. Bunların yüzlerce hatta binlerce yıla hüküm giymiş, mahkûm mücrimler olarak Silivri’de, Sincan’da vb. cezaevlerinde bulunmaları gerekir. Eğer durum böyle değilse bu, Türkiye’de hukukun da adaletin de ahlâkın da çoktan yok olup gittiğinin göstergesidir.

En büyük suçlu, insanların karşısına çıkıyor, pervasızca kadınların erkeklerle eşit olamayacağını iddia ediyor.

“Erdoğan: Kadın-erkek eşitliği fıtrata ters

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan fıtratları farklı olan kadın ile erkeğin eşit tutulamayacağını söyledi. Kadın kadına ve erkek erkeğe eşitliğin doğru olduğunu belirten Erdoğan, ‘Kadınların ihtiyacı olan, eşitlikten ziyade eş değer olabilmektir’ dedi.” (http://www.bbc.co.uk, 24.11.2014)

Bu adam bu çağda, bu saçma, bu kadın düşmanı erkek egemen anlayışını fütursuzca kürsülerden haykırarak söyleyebiliyor. Hem de “Uluslararası Kadın ve Adalet Zirvesi” adlı yerde.

İşte iktidardaki bu Ortaçağcıların, bu IŞİD eşdeğerlerinin kadın düşmanı anlayışları yüzünden iktidarları döneminde kadın cinayetlerinde 14 misli-yüzde 1400 artış olmuştur. Bu cinayetler de artan bir hızla devam etmektedir. En tepedekilerin anlayışı bu olursa aşağıda bunlara oy verenler işte böyle caniyane davranışlardan geri durmayacaklardır.

Bu aynı kişi; 19 yaşında dünyanın en haklı ve meşru eylemlerinden biri olan, doğayı, yeşili koruma amacıyla yapılan bir eyleme katıldığı için bu kişinin emirleri doğrultusunda davranan polisler ve bunun yandaşı insanlıktan çıkmış esnaflar tarafından linç edilerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz’ın son duruşmasının yapıldığı gün yine pervasızca aynen şunları da söyleyebiliyor:

“Bizde esnaf ve sanatkâr demek, ticaret yapan, alan-satan sırf ekonomik faaliyette bulunan insan demek değildir. Gerektiğinde asayişi tesis eden polistir, gerektiğinde adaleti sağlayan hâkimdir.” (Cumhuriyet, 24.11.2014)

Anlayışı görebiliyor musunuz? Adam, hukuk, adalet, yasa, mahkeme diye bir şey bırakmadığını biliyor. Bu alandaki görevleri kime aktarıyor?

  1. Emrindeki polise,
  2. Yandaş esnafa.

Nasıl da pervasızca söyleyebiliyor bu vahşiyane, caniyane anlayışını. Başta kendine, yükseğinden sıradanına kadar, yargı organları denilen organlar, hukuk fakülteleri, barolar bir ses çıkarmıyor bu hezeyan karşısında. İşte Türkiye’nin felaketi bu. Yukarıda da dediğimiz gibi böyle insanlar çıkabilir. Ama bunlara “dur” diyecek, “sen kimsin?” diyecek ve bunları layık oldukları yere gönderecek insanların, halkın olması gerekir. Tabiî örgütlü bir gücün olması gerek. İşte esas temel sorun da burada. Yani örgütsüzlükte. Yoksa halkımızın yarısı bunların hırsızlıklarını, katilliklerini biliyor ve bunların gitmesini istiyor. Ama işte esas o kitle örgütsüz.

O kitlenin oy verdiği Meclisteki partiler de halka ihanet içinde. Yani muhalefet partileri denen Meclisteki 3 parti de ihanet batağında. Onlar da Amerika’nın emrinde, onun verdiği görevleri yapıyorlar. Yani onların her biri de birer “proje partisi” durumuna gelmiş, dönüşmüş partiler. Hep diyoruz ya; Meclisteki tüm partilerin ortak paydası Amerikancılıktır, diye…

Büyük bir kandırmaca, bir oyun oynanıyor, demokrasicilik oyunu. Bu bir düzenbazlık, bir madrabazlık, bir hile. Yoksa bunların tamamı Amerika’nın kulu, kölesi. Dikkat edin, bir teki Amerika’ya tık diyebiliyor mu? Demiş midir hiç?

Hayır. Tam tersine Kâbe edindikleri Washington’a belli aralıklarla gidip “ey efendimiz, sana en iyi hizmeti biz sunarız, bizi iktidara getir” diye yalvarmaktalar.

Bunlara 10 küsur yıldır methiye düzen Batının emperyalist medyası bile bunlarla alay eder duruma gelmiştir artık. Bunların insanlıktan nasipsizlikleri, gaddarlıkları, zalimlikleri, hırsızlıkları o denli gizlenemez hale gelmiştir ki Batı Emperyalistleri bunları kendi halklarına yutturamaz hale gelmişlerdir.

Fakat Batılı emperyalist devletler bunların artık her türlü ihanete duraksamadan evet diyeceği bir noktaya geldiklerini bildikleri için öyle görünüyor ki bunlara bir seçim daha kazandıracaklar.

Türkiye’nin Yeni Sevr’e sürükleniş süreci daha da ileri bir boyuta gelsin, geri dönüşü mümkün olmayan bir aşamaya gelsin diye ve bunlar Kıbrıs’ı, Ege’yi, Akdeniz’i tümüyle Yunanistan’a, Kıbrıs Rumlarına, dolayısıyla da ABD ve AB Emperyalistleriyle onların Ortadoğu’daki ileri karakolu İsrail’e tamamıyla satsın diye bunları bir süre daha iktidarda tutacaklar.

Amerikancı Kürt Hareketinin lideri Abdullah Öcalan başta olmak üzere PKK, HDP yöneticileri Tayyipgiller’in bu seçim kazanma ve bir süre daha iktidarda tutulma işini güvenceye hatta bir bakıma garantiye almak için şimdiden anlaşmış bulunmaktadırlar. Bugün çözüm süreci diye sürdürdükleri görüşmelerin içeriğinin önemli bir kısmını bu iş oluşturmaktadır.

Yapsınlar bakalım. Ne diyelim… Şimdilik meydan da, güç de onlarda. Fakat adları gibi emin olsunlar ki ihanetlerinin bedelini ödeyecekler…28.11.2014

 

Comments are closed.