IŞİD Canavarını da, Ortadoğu’daki cehennemi de, Tayyipgiller’i de, 9 yaşındaki çocuklarımızın başına dolanan türbanı da yaratan AB-D Emperyalistleridir, onların Yeşil Kuşak Projesi’dir

Başhaydut, insan soyunun en büyük düşmanı, alçak, aşağılık Amerika ve müttefikleri kurtarıcı rolünde. Herkes, bu elleri yüz milyonlarca masum insanın kanına bulanmış alçak emperyalistleri kurtarıcı diye bekliyor, alkışlıyor, onlardan medet umuyor, gelsinler de bizi IŞİD canavarından kurtarsınlar diye.

Başhaydut, işi ağırdan alıyor. Kendisini pahalıya satmak istiyor. “Biz kara ordusu gönderemeyiz, sadece havadan uçak ve füzelerimizle vururuz IŞİD hedeflerini. Karadan harekât yapmak, bölge ülkelerinin sorumluluğudur. Türkiye de bunların ön cephesinde yerini almalıdır”, diyor. Böylece de bizdeki Tayyipgiller ve bölgedeki benzer uşaklarına emrini vermiş oluyor. Görülmüştür ki birkaç gün önceye kadar IŞİD’e terörist bile diyemeyen, sadece “IŞİD unsurları” diye hitap eden ve “bizim IŞİD’e karşı bir askeri harekâta girişmemiz söz konusu değildir”, diyen Tayyip; ABD Dışişleri Bakanı John Kerry’nin yukarıda andığımız emri üzerine aniden tornistan ediyor ve “artık pozisyonumuz değişti, IŞİD’e karşı askeri bir harekâta gireriz”, anlamında cümleler gevelemeye başlıyor. Böyledir bunlar.

Hep diyoruz ya; bunların Kâbe’si Washington, diye. Oradan verilen her buyruk onlar için Tanrı kelamı mertebesindedir. İtirazsız ve tereddütsüz uyulur.

Kıvılcımlı Usta on yıllar önce söylememiş miydi; “Dünyadaki bize benzer ülkeleri aslında yöneten Amerikan Emperyalistleridir”, diye… İşte bir kez daha bu gerçek, belki yüzlerce kez görüldüğü gibi, kanıtlanmış oluyor. Çünkü, Tayyipgiller benzeri iktidarları projelendirip oluşturan da, onların varlığını sürdüren de, işleri bitince alaşağı edip, kaldırıp çöpe atan da hep ABD Emperyalistleridir. Yerli hizmetkârlar da bunu çok iyi bilir. İşte bundan dolayı birkaç yıl önce Tayyip elçiler gönderip ABD Emperyalistleri önünde diz çökerek; “Beni kanalizasyon çukurundan aşağı süpürmeyin, kullanın”, dememiş miydi… Adamlar süpürmediler işte henüz ve kullanıyorlar.

Neylersiniz… İçeride aynı Yeşil Kuşak Projesi’nin bir sonucu olarak Allah’la aldatılmış, beyinleri felç edilmiş 20 milyon insan Tayyip’i coşkuyla alkışlıyor ve ürkütülerek gönderildiği sandıklarda ona oy veriyor.

Ne demişti Goebbels?

“Yöntem iyi uygulandığı sürece kitleler hep 5 yaşındadır.”

Maalesef, gerçek bu. Kitleler yani 20 milyon insan hep 5 yaşında.

ABD Emperyalistleri gelsin de bizi bu IŞİD belasından kurtarsın, diyenler hiç düşünmüyorlar ve sormuyorlar ki bu IŞİD’i kim yarattı, nereden çıktı bu IŞİD?.. Bu koyun keser gibi gülerek, eğlenerek diz çöktürdüğü ya da yere yatırdığı insanların boğazını kesip kellesini koparan, insanlıktan çıkmış, insan suretindeki yaratıklar nasıl oluştu, oluşturuldu diye?.. İnsan olarak birer anadan doğmuş olan bu caniler nasıl bu hale getirildi diye?.. Eee, zihinler felç edilince soru soramaz tabiî insan. Hele sebep bulmaya yönelik soruları hiç soramaz. Bazı ünlü düşünürlerin de dediği gibi aslında bu tür durumlarda sorular cevaplardan daha önemlidir. Ve “insan”ın tanımlarından biri de onun soru sorabilen, sebepler arayabilen canlı oluşudur.

Ne diyordu Graham Fuller, o zamanlar Vatan Gazetesi’nde yazan Devrim Sevimay’a verdiği bir röportajda?

“Peki bu cihatçılar sorununu başımıza ABD açmadı mı? Hatta CIA’nın Ortadoğu Masası Şefi olarak sorumlusu bizzat siz değil misiniz?

“Efendim, zannederim radikal İslam’ı, siyasal İslam’ı ilk olarak biz yaratmadık. Biz icat etmedik. Ayrıca bütün dünya radikal İslam’ı Sovyetlere karşı kullanmak istedi. Sadece ABD değil. Bütün Arap dünyası, Avrupalılar, herkes Sovyetler bir hezimete uğrasın diye yardım ettiler. Parayla, silahla… Her şekilde…

“Yeşil Kuşak ilk kimin fikriydi peki? ABD’nin değil mi?

“Soğuk Savaş zamanında Sovyetler’in güneye doğru yayılmasını önlemek içindi. Fikir herhalde bizimdi. Ama o zamanlar bütün İslam devletleri de komünizme karşı Müslümanlığın çok güçlü bir duvar olduğunu anlamışlardı.

“Türkiye’de bu fikrin en ateşli savunucusu olarak siz biliniyorsunuz?..

“Benim için şeref sayılabilir ama ben kabul etmiyorum. Tek bir kişi olarak bunu sahiplenemem. Suudi Arabistan’ın da büyük katkısı vardı. Herhalde babası ben değildim. Ama babasını kim bilir?

“CIA’nin Ortadoğu Masası Şefi sizdiniz. En azından büyük katkı size ait değil mi?

“Oldu tabiî, belki bu kavram hakkında en çok konuşan bendim. Çok da haklı bir tezdi. Çok çok doğruydu. Komünizme karşı gerçek bir duvar oluyordu İslam.

“Bu yüzden siz de bölgede sürekli radikal İslam’ı pompaladınız?..

“Pompalamadık. Bizden evvel Suudi Arabistan yaptı bunu. ABD’nin Afganistan üzerindeki rolü daha büyüktü.

“Peki Türkiye’yi niye kattınız bu kuşağın içine? Tam da Türkiye’de laik bir reform oturtulmaya çalışılırken?..

“Çünkü Türkiye’de çok kuvvetli bir sol vardı. Aynı şekilde İran’da da… Hem 1950, 1960’larda hem 70’lerde… Komünizm hareketi çok kuvvetliydi. Ve Türkiye’de İslam komünizme karşı çok efektif değildi. İslam zayıf ama solculuk güçlüydü.”(Vatan Gazetesi, 31.10.2004)

İşte CIA’nın Ortadoğu Masası Şefinin, tabiî Türkiye Sorumlusunun da aynı zamanda, hatta uzun yıllar Türkiye’de kaldığı için Türkçeyi de yetkin biçimde konuşabilen Graham Fuller’in de çok açık ve kesin olarak itiraf ettiği gibi, yazımızın başlığında andığımız tüm belaları, tüm felaketleri düşünüp, planlayıp, projelendirip yaratan ve başımıza bela eden, Ortadoğu Halklarına kan ağlatan hep ABD Emperyalistleridir; onların casus örgütleridir, ordularıdır; IMF, Dünya Bankası gibi finans örgütleridir.

Onlar, bizdeki ve bölgedeki yerli işbirlikçi uşak hainler, satılmışlar gibi hiçbir insani, ahlaki, vicdani, hukuki değer taşımazlar. Onların bütün derdi, Ortadoğu’nun doğal kaynaklarını, tabiî bunların başında da petrol gelir ve halkların alınterini sömürüp yağmalamaktır. Tüm ülkeleri de Pazar olarak kullanmaktır. Bu kadar açık ve kesindir onların derdi, amacı, niyeti. Bu insanlık dışı amaçlarına ulaşmak için de yapmayacakları kötülük, zalimlik, alçaklık, canavarlık yoktur. Bunlar, kâh IŞİD gibi, El Kaide gibi, El Nusra gibi, Müslüman Kardeşler gibi dinci örgütleri, daha doğru bir söyleyişle geçmişteki Muaviye-Yezid, günümüzdeyse “Amerikan İslamı” denilen sahte İslam’ı din bellemiş Ortaçağcı örgütleri organize edip, geliştirip güçlendirirler; gerekli gördükleri anda onları silahlandırırlar, hatta bir zamanlar Afganistan’da yaptıkları gibi onlara en gelişkin füzeleri ve otomatik silahları verirler, onları kullanmasını öğretirler, oralara gidip onları yönetirler; kâh uçak gemileriyle Ortadoğu ve Asya’yı kuşatıp oralardan kalkan uçakları ve ateşlenen füzeleriyle ülkeleri aylarca havadan vurarak tüm ekonomik altyapılarını çökertirler, şehirlerini harabeye döndürürler; kâh ordularıyla girip işgaller yaparlar, Müslüman kadınların ırzlarına geçerler, camileri, minareleri bombalayıp yıkarlar, Ebu Garip benzeri hapishaneler kurup insanları işkencelerden geçirirler, kâh da BOP adlı projeler oluşturup ülkeleri parça parça bölerler, halklarını birbirine boğazlatırlar.

Tüm bu yaptıkları yetmezmiş gibi sonunda da kurtarıcı ya da arabulucu büyük patron veya adaletli uzlaştırıcı rolünde ortaya çıkarlar, gelirler, halklara kendilerini iyi insanlarmış gibi yutturmayı başarırlar. İşte, son IŞİD olayıyla bu kandırmacalarını, bu alçaklıklarını bir kez daha başarıyla yapmış oldular.

Oysa biraz geriye gidersek, 70’li yıllara gidip o zamanki Asya ve Ortadoğu’ya bakarsak bugünkünden çok farklı bir durum görürüz. 1970’lerde Pakistan’da sosyal demokrat bir iktidar vardı. “Ben Marks’ın ekonomi kuramını benimsiyorum”, diyen Zülfikar Ali Butto gibi bir lider vardı o ülkenin yönetiminin başında. Afganistan’da 1978 yılında tıpkı bizim Birinci Kuvayimilliye’de olduğu gibi ilerici subaylar devrimci Afganistan Demokratik Halk Partisi’yle el ele verip Sosyalizme sempati duyan bir devrim gerçekleştirmişlerdi. Bu devrim ekonomik ve siyasi planda halk kitlelerine geniş hak ve özgürlükler vermiştir. Kırsal kesimde hâkimiyetlerini sürdüren derebeyileşmiş aşiretçilikle mücadeleye girmiş ve yoksul köylülere kazanımlar sağlamıştır. Devrim, 1992’ye kadar varlığını sürdürmüştür Afganistan’da. Kitleler de benimsemişti devrimi. Fakat, ABD Emperyalistleri ve onların Ortadoğu’daki uydu devletleri, başta Suudi Arabistan gelmek üzere, tabiî Türkiye de bunlara dahil, bu devrime karşı davranışa geçmekte gecikmediler. Bir İslam ülkesinde Sosyalizme doğru ilerleyen bir devrim ve onun iktidarı ortaya çıkmıştı. Bunun halka getirdiği kazanımlar, iyilikler tüm İslam coğrafyasında görülüp benimsenebilirdi. Ve o devrimi örnek alan devrimler art arda patlayabilirdi. Öyleyse emperyalistler için an geçirmeden harekete geçmek, ne yapıp edip bu devrimi boğmak gerekirdi. İlk adımda hazır Pakistan’da 1977’de bir askeri darbeyle iktidara getirilmiş Amerikan kuklası Ziya-Ül Hak liderliğindeki bir Ortaçağcı iktidar vardı; bunu kullanmak gerekiyordu. Böyle düşündü emperyalistler. İlkin Ortadoğu ülkelerindeki tüm mollaları Pakistan’da topladılar. Bunlara zaman içinde sayıları 8 ila 10 bin civarında olduğu tahmin edilen medreseler kurdurdular. Ondan sonra başta İslam ülkeleri gelmek üzere tüm dünyadan Allah’la aldatılıp din afyonuyla beyinleri uyuşturulmuş insanları (tabiî çoğunluğu gençlerden oluşmaktadır bunların) Afganistan’a gönderdiler. Ve bu medreselerde bugün Taliban’ın, El Nusra’nın, IŞİD’in savunuculuğunu yaptığı CIA-Pentagon İslamı’nın eğitimini vererek bu insanları bir anlamda insanlıktan çıkarttılar. Sonra da bunlara askeri eğitim ve silah-cephane verdiler.

Sonrasındaysa işin kolay kısmına geçildi. Cihat yapıyorum, diyerek bugünkü IŞİD’ci caniler gibi insan boğazlayacak duruma getirilmiş Ortaçağcı kitleler zaten hiçbir yapay engel bulunmayan Pakistan-Afganistan sınırından geçirilerek Afganistan’daki Sosyalist iktidara karşı savaşa sokuldu. Tabiî bu savaşı, doğrudan ve birebir, Pakistan’ın Afganistan sınırındaki Peşaver şehrine üslenmiş olan CIA uzmanları yönetti. ABD Emperyalistleri Afganistan’daki devrimci iktidarın hava kuvvetlerini etkisiz kılmak için Türkiye gibi bir NATO ülkesine bile vermediği Stinger füzeleri verdi bu emrindeki Ortaçağcı güçlere. Bu füzeler çok etkili oldu o savaşta. Devrimci Afgan Ordusu’nun Sovyet yapımı uçak ve helikopterlerini kolayca düşürebildi.

ABD emrindeki bu karşıdevrimci savaşın giderlerini de büyük ölçüde Suudi Arabistan ve benzeri Arap Emirlikleri gibi petrol zengini ABD kuklası devletler karşıladı. Bunun dışında tüm İslam ülkelerinden yardımlar toplandı. Afganistan’daki cihatçılara destek için yardım diye Türkiye gibi ülkelerde bile din tüccarları kapı kapı dolaşarak para topladılar. Bunların bir kısmını kendileri aşırsa da bir kısmını oradaki Ortaçağcı güçlere aktardılar.

Hani hatırlardadır; bizde Tayyip’in hocası ve Tayyip öncesi Ortaçağcılığının en önemli siyasi figürü Molla Necmettin Erbakan da Bosna paralarını o zamanlar partisinin ileri gelenleriyle birlikte paylaşmış, tabiî aslan payı kendisinde kalmak üzere ve zimmetine geçirmişti. Bu konuya ilişkin olarak bilgilerimizi tazelemek için Melih Aşık’tan şu satırları aktarıverelim:

“Türkiye’de 1993-94 yıllarında Bosnalı Müslüman kardeşlerimiz için gözyaşartıcı bir yardım kampanyası başlatılmıştı…

“Bursa, Manisa, İzmir ve Konya Seydişehir RP örgütü tarafından başlatılan yardım kampanyaları sonucunda toplanan paralar, Almanya’daki Uluslararası İnsani Yardım Teşkilatı (IHH) hesabına aktarılıyor, oradan Süleyman Mercümek hesabına oradan da Türkiye’de Erbakan’ın gösterdiği hesaplara doğru yolculuğa çıkıyordu…

“Başbakan Tansu Çiller’in “Paralar yerine ulaşmıyor” ihbarları üzerine Fatih Savcılığı 21 Mayıs 1994′te Mercümek’in hesaplarına el koydu.

“Kayıtlar gelince görüldü ki, Mercümek’in çeşitli bankalarda 14 ayrı döviz hesabı bulunmakta ve muhterem bu hesaplardaki 16 trilyon 548 milyar lirayı bizzat kontrol etmektedir…

“Refah Partisi yöneticileri iddialara karşı yalan beyanlara sarıldılar. Paralar Bosna’ya ulaştırıldı, dediler… Bosna yalanladı. Grup Başkanvekili Şevket Kazan toplanan paraların 2 milyar lirasının elden Bosnalı Albay Adem Haciç’e teslim edildiğini belirtti. Adem Haciç’in albay değil, zavallı bir imam olduğu anlaşıldı.

“O zamanlar Erbakan’ın en yakınındaki kişi olan Oğuzhan Asiltürk geçenlerde Konya’da dedi ki:

“- Erbakan Bey, zeki bir kişiydi, borçlarının evlatlarına kalacağını bildiği için paraları oğlunun ve damadının üzerine kaydetti.

“Bir izleyici sordu:

“- Yani cihat malını zimmetine mi geçirdi Hoca?

“- Hoca değil, çocukları zimmetine geçirdi…

“Erbakan ailesinden ne bir ses var ne bir nefes…

“Müslümanlardan “Bosna’ya yardım” diye toplanan paralar Erbakan ailesince deve edilmiştir…

“Bu olayın yakın tanığı olan bugünkü AKP kadroları neden susuyor…”(Melih Aşık, Milliyet, 10.03.2012)

AKP kadroları suskunluklarını korudular ama davranmaktan da geri kalmadılar. Yine hatırlanacağı gibi Erbakan’ın ölümünden sonra evlatları birbirine düştü iç edilen bu trilyonların paylaşımı konusunda. Mahkemeye başvurdu kızı, ağabeyim beni dolandırdı, diye. İş bir kez daha patlamış, vurgun, zimmetçilik, namussuzluk bütün açıklığıyla ortalığa dökülmüştü. Bugünkü AKP kadroları hemen davranıp arabuluculuğa giriştiler. “Yahu siz ne yapıyorsunuz, bu işlerde davalaşılır mı hiç? Kardeş kardeş paylaşın şu ganimeti, iş kapatılsın. Sonra ikiniz de rezil rüsva olur batarsınız”, dediler ve arayı buldular. Artık nasıl bir paylaşım öngörmüşlerse…

Ne yazık ki beyinleri CIA dininin afyonuyla uyuşturulup felç edilmiş kitleler bu olaydan bile etkilenmedi. “Yahu ne oluyor, bizi din iman nutuklarıyla on yıllardır kandıran insan meğer bunları mı yapmış”, demedi. Dedik ya yukarıda bunlar düşünmekten alıkonmuş, zavallı yaratıklar haline dönüştürülmüş canlılardır artık, diye. Nasıl soru sorabilsinler ki?..

Tabiî boynuzun kulağı geçmesi hesabı Erbakan ve o zamanki avanesi bugünkü Tayyipgiller’in son 12 yıldır, hatta 1994’ten bu yana yaptıklarıyla ve vurdukları boyutu 2 trilyon doları bulan vurgunlarıyla kıyaslanınca çok masum kalırlar. Geçmiştekiler nihayetinde o zamanın parasıyla 20 trilyon TL (bugünkü parayla 20 milyon TL) kadar bir vurgun yapmışlar. Ama ya Tayyipgiller?.. 2 trilyon dolar… Abdüllatif Şener’in, ki kendisi maliye profesörüdür, iddiasına göre 100 milyar dolar civarında vurgun ürünü bir servete sahiptir şu anda.

17-25 Aralık depremleriyle Tayyipgiller’in ve Tayyip’in bu vurgunu tüm kanıtlarıyla ortaya çıkmıştır, bildiğimiz gibi. Ama Tayyip, başta Anayasa olmak üzere TCK’nin hırsızlık, vurgun ve kamu malı aşırıcılığıyla ilgili tüm yasalarını hiçe sayarak şimdilik hesap vermekten kurtulmuş görünmektedir. Konumuz doğrudan bu olmadığı için geçelim işin bu yönünü…

Hep söylediğimiz gibi, bunların din alıp satmalarının 2 amacı vardır; biri küp doldurmak, ikincisi koltuk, makam kapmak. Din bunlar için sadece bu aşağılık amaçlarına ulaşmakta kullandıkları bir araç, bunun dışında da hiçbir anlamı yok. Yine hep söylediğimiz gibi bunların gerçek Tanrısı Para Tanrısıdır.

Tüm Müslüman ülkelerden işte böyle para toplanıyordu Afganistan’daki Amerika’nın yönettiği Ortaçağcı savaş için. O zamanlar Afganistan’da sosyalist iktidara karşı savaşan bu Ortaçağcı uşakların adları tüm dünyada tabiî emperyalist ve onların güdümündeki bizim gibi geri kapitalist dünyada “Mücahitler”di. Onların bu gerici savaşına da “Afgan Cihadı” deniliyordu. Tabiî bunlar bugün Ortadoğu’da, özellikle Irak ve Suriye’de olduğu gibi grup gruptu. Yani her grubun başında bir din derebeyi vardı. Bunlar sosyalist iktidara karşı elbirliğiyle savaş yürütüyorlardı. Onların bu birlikteliğine “Mücahit İttifakı” deniyordu. Bu ittifakın önderliğine de Burhanettin Rabbani adlı bir mollayı seçmişlerdi.

Bu Ortaçağcıları; terörist demek filan şöyle dursun, komünist devlete karşı savaşan mücahit ordusu, diyerek alkışlıyordu herkes. Tabiî herkes derken şu ayrımı belirtmek zorundayız; sadece bizim gibi Gerçek Devrimciler bu savaşın gerçek niteliğini kavrayabiliyordu. Afganistan’da halkın çıkarlarını sosyalist iktidar temsil ediyordu. Bu Ortaçağcılarsa, yukarıda defaatle belirttiğimiz gibi, ABD Emperyalistlerinin ve yerli feodal güçlerin temsilciliğini yapıyorlardı. Yani karşıdevrim cephesinin bileşenleriydi mücahit ittifakı denen bu gericiler.

O günlerde Türkiye’de bugün bizim Sevr’ci Soytarı Sahte Sol diye adlandırdığımız çevre ve CIA Sosyalizminin temsilcisi İP, bu Ortaçağcı karşıdevrim cephesinin destekleyicisiydi. Merak edenler o günün bu “sol” iddialı Sevr’cilerin yayın organına ve Parababaları medyasına bakabilirler. Hatırladığımız kadarıyla bugün Halk Cephesiadını taşıyan hareketin bile “Haklıyız Kazanacağız” adlı kitaplarında bu gerçek açık bir şekilde görülür. Yine o zamanki Doğu Perinçek liderliğindeki Aydınlık’ta da Afganistan’daki bu Ortaçağcılara bol miktarda methiyeye rastlamak mümkündür. Bunlar gidip oradaki Ortaçağcıların arasında günlerce hatta 1 ayı aşkın sürelerle kalıyorlar, gelip gözlemlerini yazı dizisi olarak yayımlıyorlardı Aydınlık’larda. Bunlardan Ragıp Duran adlı kişi yine o gericiler arasında 1 ay civarında yaşamış ve gelince gözlemlerini Cumhuriyet’te tefrika biçiminde yayımlamıştı. Maocu ve Enver Hocacı soytarılara göre Afganistan’daki bu karşıdevrimci güçler “Sovyet Sosyal Emperyalizmi”nin o ülkedeki ajanlarına ya da temsilcilerine karşı yürütülen bir “devrimci savaş”ın mensuplarıydı. Bu zavallılar o gün de kafalarıyla kıçlarının yerini karıştırdıkları için dünyayı ve gerçekleri tersinden görüyorlardı, bugün de aynı şeyi yapıyorlar.

Hiç düşünmüyorlardı, yahu bu Ortaçağcı güçleri Amerikan Emperyalistleri, Avrupa Emperyalistleri destekliyor. Afganistan’daki faşist diktatör Ziya-Ül Hak destekliyor, Türkiye’deki 12 Eylül Faşizminin Amerikancı satılmış diktatörleri destekliyor, Suudi Arabistan ve tüm gerici Arap devletleri destekliyor ve biz de destekliyoruz; bu işte bir terslik yok mu, bu nasıl devrimcilik, diye… Neylersiniz, işte bunlar böyle. Bunların şeflerinin kafalarının ayarı, düşünme sistematiği öylesine karışmış ve bozulmuştur ki bir daha ayar tutması, düzene girmesi, sağlıklı çalışması asla mümkün değildir. Biz hep ondan diyoruz bunları ancak Allah ıslah edebilir, diye… Neyse geçelim işin bu yönünü de.

Dünyanın her yerinden devşirilmiş Ortaçağcılar bu süreçte hem Ortaçağcı ideolojiyle iyice donatıldılar, hem de savaş araç ve gereçleriyle. Üstelik savaş pratiği, deneyimi de edindiler bu süreç boyunca.

Afganistan’daki sosyalist iktidarla emperyalizm cephesi arasındaki bu savaşa Sovyetler de sırtını döndü 1988’den sonra. 1991’de de zaten Sovyetler ve Sosyalist Kamp çöktü. Buna rağmen Muhammed Necibullah liderliğindeki Sosyalist iktidar bu güçlere karşı yiğitçe direndi, yıllarca karşı koydu bunların saldırılarına. Oysa karşılarındaki gerici güçler dünyanın bütün emperyalist devletlerinden ve gerici devletlerinden her türlü yardım ve desteği almaktaydı. Sosyalist iktidarsa yapayalnızdı, bir başınaydı. Ne tek kuruşluk ekonomik bir yardım alabiliyordu dışarıdan ne de bir tek mermi. Sosyalizme inancın gücüyle 1992’ye kadar direndi, savaştı bunlarla. Hiç unutmayız; o günlerde savaşçı bir devrimci kadın şöyle açıklıyordu savaşma sebebini:

“Bir erkeğin dördüncü karısı olmamak ve modern bilimsel bir eğitim alabilmek için savaşıyorum”.

Cumhuriyet Gazetesi’nin “duayen” diye sıfatlandırılan dış politika yazarı Ergun Balcı da Ortaçağcıları alkışlıyor ve onların verdiği karşıdevrim savaşını “tipik bir ulusal kurtuluş savaşı” diye adlandırarak kutsuyordu. Artık kime hizmet ettiğini bu kişinin varın siz düşünün…

Afganistan’daki sosyalist iktidarı yıktıktan sonra Ortaçağcılar, Cezayir’deki laik cumhuriyeti yıkıp bir din devleti inşa etmek için savaşmaya hız vermişlerdir. Silahlı İslami Grup (GIA) adlı bu Ortaçağcılar da tıpkı bugünkü IŞİD’ci caniler gibi kurbanlarını kaçırıp esir aldıktan sonra yere yatırıp koyun boğazlar gibi boğazını keserek öldürüyorlardı. Başı açık olduğu gerekçesiyle kaçırdıkları lise öğrencisi genç kızları bile birbirleriyle neşeli sohbetler ederek zerrece üzüntü duymadan boğazlayıp öldürüyorlardı.

Yine bu yıllarda emperyalistler Yugoslavya’yı parçalamak için harekete geçtiler. Bosna Savaşı adlı bir savaş başlattılar. İşte dünyadaki Ortaçağcı savaşçıların bir bölümü buraya gelerek bu savaşa katıldı. Yine aynı yıllardaÇeçen Savaşı başladı. Çeçen savaşçıların da ideolojisi Şeriattı.

Sözü uzatmayalım. Tüm bu coğrafyalarda savaşarak deneyim kazanmış Ortaçağcı Şeriatçı güçler, Libya’da tam tutarlı olmasa da antiemperyalist bir tutum takınan Kaddafi liderliğindeki iktidarı yıkmak için savaşa giriştiler. O iktidarın işini bitirince Suriye’ye yöneldiler. Buradaki yine antiemperyalist Beşşar Esad liderliğindeki BAAS’çı iktidarı alaşağı edip Suriye’yi parçalamak için dünyadaki tüm Ortaçağcılar bu kez Suriye’de toplandı. ÖSO, El Nusra, IŞİD ve benzer adlar taşıyan bu Ortaçağcı gruplar PKK’nin Suriye kolu PYD ile birlikte Beşşar Esad iktidarına karşı savaşa giriştiler. Bu Ortaçağcı grupların 10’un üzerinde ad taşıdığı yani sayıya sahip olduğu söylenmektedir. Her yerde olduğu gibi burada da Ortaçağcılar tabiî ki ABD Emperyalistlerinin ve CIA’nın yönlendirmesinde savaşmışlardır. En büyük destekçileri ABD Emperyalistleri, Türkiye’deki Tayyipgiller iktidarı, Suudi Arabistan ve Katar adlı ABD kuklası hükümet ve devletlerdir.

Ortaçağcıların Suriye’deki Rojova’yı işgal girişimleri PYD ile bunların arasını açmış ve ittifaklarını sonlandırmıştır. Oysa geçmişte 11 maddelik paylaşım anlaşması imzalamıştı Ortaçağcılarla PYD.

Irak’taki Amerikan işgalinin ilk başladığı günlerden itibaren bugün IŞİD adını taşıyan Ortaçağcı güçlerin örgütlenme süreci de başlamıştır. Bugüne kadar geçen 10 küsur yıllık süre içinde birçok kez ad değiştirmiştir bu Ortaçağcılar:“Cemaat el-Tevhidvel-Cihad”, “Tanzim Kāidāt el-Cihād fî Bilâd el-Rafidayn” ya da daha çok bilinen adıyla “Irak el-Kaidesi”, “Mücahidîn Şûrâ Konseyi”,“Irak İslâm Devleti” ve IŞİD. Kendine verdiği en son ad ise “İslam Devleti”dir.

Baştan beri anlattığımız gibi, bu cellatlar örgütünün de yaratıcısı, var edicisi ABD Emperyalistleridir. Onların Yeşil Kuşak Projesi’dir.

Emperyalistlerin hesaplamalarına göre Saddam Hüseyin liderliğindeki BAAS iktidarında Irak’ta 55 bin insan öldürülmüştür. Tabiî bizce bu sayıda da bir abartı vardır. Ama ABD işgaliyle birlikte sadece Irak’ta 5 milyon civarında insan hayatını kaybetmiştir. Suriye’de ise 4’üncü yılının içinde olan bu savaş nedeniyle 150 ila 200 bin arasında insan hayatını kaybetmiştir. 3 milyon insan da, 1,5 milyonu Türkiye’ye olmak üzere dış ülkelere göç etmiştir, savaş ortamından çıkıp canını kurtarmak için. Tabiî Ortaçağcıların da önemli bir bölümü Türkiye’yi güvenli üsleri olarak kullanmaktadırlar. Burada dinlenip tedavi olup güç kazandıktan sonra Suriye’deki karşıdevrimci savaşa dönmektedirler. Irak’tan da 2 milyonun üzerinde insan göç etmiştir dış ülkelere.

Tayyipçi Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in itirafına göre bile günde 1000 Müslüman ABD Emperyalistlerinin yarattığı bu cehennem savaşı yüzünden hayatını kaybetmektedir. Ve bu 1000 Müslümandan 990’ını kendini Müslüman olarak tanımlayanlar öldürmektedir. Yani ABD Emperyalistlerinin projelerinin hayata geçmesi için Müslümanlar birbirini boğazlamaktadır. Bu cehennemcil kanlı boğazlaşmanın, insanlık dışı savaşmanın adı da “cihat” olmaktadır.

ABD Emperyalistleri demişlerdi ya; buralardaki çıkarlarımızı gözetmek için bizim askerlerimiz öleceğine Müslümanlar ölsün. Onlar birbirini öldürsün, diye. Aynen şöyle demektedir CIA’nın eski Ortadoğu şeflerinden biri olan Robert Baer:

“Niye biz (Amerikalılar!) ölelim ki?” diyor kısaca eski CIA görevlisi Baer, “Bırakalım (Sünni ve Şii) Müslümanlar kendi aralarında birbirlerini öldürsünler!”(Nilgün Cerrahoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 14.04.2012)

İşte aynen bu olmaktadır, bu trajedi yaşanmaktadır. Yukarıda açıklanan namussuzca ve alçakça görüş tabiî ki sadece bir CIA şefinin düşüncesi değildir. Bu, CIA’nın, Pentagon’un, Washington’un ortak görüşüdür.

İşte bu sebepten Ortadoğu 10 yıllardan bu yana bir kan gölüdür, gittikçe genişleyen ve derinleşen. Ve bir cehennemdir Müslüman halklar için. Ölümün, işkencenin, açlığın, kıranların, kıtlığın kol gezdiği.

Tabiî ABD bunu bir kör savaşı, amaçsız ve anlamsız bir savaş olsun diye sürdürmemektedir. Özünde ABD Emperyalistlerinin bir savaşıdır bu. Ortadoğu’daki kendilerine direnç noktası oluşturabilecek büyük devletler ortadan kalksın, onun yerine tümüyle kendilerine uydu olmuş küçük devletler yani devletçikler oluşsun, ben de burayı gönlümce sömüreyim, diye yapmaktadır bu savaşı. İşte Irak artık yoktur. Şimdi 3 parçaya bölünmüş bir Irak vardır. Güneyde Şii Irak, Orta Batıda IŞİD kontrolündeki Sünni Irak, Kuzeyde de Barzani’nin Federe Kürt Devleti. Suriye de aynı durumdadır. Güneyde Beşşar Esad’ın Şii Suriyesi, Kuzeyde ise Rojova ve IŞİD ve diğer İslamcı grupların kontrolündeki Sünni Suriye.

Libya ise Muammer Kaddafi sonrasında aşiretlerin paylaşım mücadelesi verdikleri bir ülkeye dönüşmüştür.

Libya’da da emperyalistlerin, onların NATO’sunun ve Ortaçağcı aşiretlerin aynı safta yer alarak yürüttükleri emperyalist gerici savaş sebebiyle 100 binin üzerinde insan hayatını kaybetmiştir.

Dikkat edersek; ABD Emperyalistlerinin BOP adlı projesi Irak, Suriye ve Libya’da hayata geçmiştir bugün için. Bu projenin öngördüğü parçalanmışlık ve oluşturulan yeni harita her geçen gün biraz daha pekiştirilmekte ve kalıcılaştırılmaktadır. IŞİD işte emperyalistlerin bu amacını sağlayan önemli araçlardan biridir. Şu an ABD Emperyalistleri bu Ortaçağcı güce karşıymış gibi görünseler de aslında onun yaratıcısı ve destekçisidirler. Onlar, IŞİD’in Suriye’de BAAS’çı askerleri ve Şii halkı katletmesine, infaz etmesine, boğazlarını kesmesine karşı değildirler. Irak’ta da öyle. Irak’ta, Şii Arapları ve Türkmenleri kesmesine karşı değildirler. ABD Emperyalistlerinin karşı olduğu, IŞİD’in Rojova’ya ve Barzani’nin Kürt Devletine saldırmasıdır.

ABD ne zaman IŞİD’e karşı hava saldırılarını başlattı?

IŞİD’in Barzani Peşmergelerine saldırması ve Peşmergelerin tek kurşun atmadan bozgun halinde yüzgeri edip kaçmasından sonra. ABD gördü ki IŞİD durdurulmazsa ne Rojova bırakacak ne de Barzani’nin Kürt Devletini. İşte ABD bunu önlemek için IŞİD’e ihtar niteliğindeki saldırılarını başlatmıştır.

IŞİD bu saldırıları durdurdum dediği anda bile Suriye ve Irak’taki üçe bölünmüşlük varlığını daha da sağlamlaştırmış olarak koruyacaktır.

ABD Emperyalistleri bu bahaneyle yani IŞİD’i durdurma bahanesiyle Türk Ordusu’nu da Arap coğrafyasına sokmak istemektedirler. Bu, ülkemiz için vahim bir hatadır. Ve Arap Halkıyla aramızda 10 yıllar boyunca sürecek soğukluğun, kırgınlığın ve hatta düşmanlığın tohumlarını atacaktır böyle bir sürükleniş. Bildiğimiz gibi Araplar kendi aralarında sıklıkla savaşırlar. Ama aynı sıklıkla da barışlar yaparlar. Ve bu savaşlar onların birbirlerine kırılmasına, arada düşmanlıklar oluşmasına sebep olmaz. Ama dışarıdan biri yani başka bir ülke onların coğrafyasında aralarındaki savaşa müdahale eder ve cephelerden birine karşı savaşa girerse o yabancı ülkeyi asla affetmez Araplar. Ve onun yaptığını unutmazlar. O bakımdan Türkiye’nin böyle bir cehenneme sürükleniyor olması çok vahim bir durumu oluşturmak üzeredir.

Ne yazık ki ABD hizmetkârlığında sınır tanımayan Tayyipgiller Türkiye’yi böyle bir felaketin içine atmayı da kabullenmiş görünmektedirler. Acı bir durum. Neylersiniz…

İşin bir diğer acıklı boyutu ise CHP’nin başındaki Sorosçu ekip de Türkiye’nin bu cehenneme sürüklenmesine Tayyipgiller kadar heveskârdır. Kılıçdaroğlu, Tayyip’ten önce öne atılarak ABD Emperyalistlerinin gözüne girebilmek için “Türkiye IŞİD’e karşı oluşturulacak koalisyon içinde yer almalıdır”, diye açıklamalar yapmış, görüş beyan etmiştir. NATO’nun yönlendirdiği Kontrgerilla’nın özel örgütü MHP ise bu işe dünden gönüllüdür. İktidarıyla muhalefetiyle burjuva partilerinin derdi ülkemizi ve halklarımızı düşünmek değil; ABD Emperyalistlerine hizmette kusur etmemek, karşılığında da koltuk kapmaktır ve küp doldurmaktır. Onların tümü ar dünyasında değil kâr dünyasında yaşamaktadır.

Ülkemize ve halklarımıza her türlü ihaneti yapmakta duraksamayan, hırsızlıkta, vurgunda ve talanda dur durak bilmeyen Tayyipgiller, bu ihanetlerini gözden ırak tutabilmek için din alıp satmaya hız vermektedirler. İşte son ihanetleri neredeyse tüm Ortaöğretim kurumlarını İmam Hatip’e dönüştürmek ve 9 yaşındaki kız çocuklarımızın başına türban dolamak olmuştur.

Ne diyor Profesör unvanlı Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı?

“Veliler isterse 9 yaşındaki kız çocukları çarşafla da okula gelebilir.”

Bunlar giderek 9 yaşındaki kız çocuklarımızın evlenme için de uygun yaşta olduğunu belirten yasalar ya da yönetmelikler çıkaracaklardır. Tıpkı 22 Eylül yönetmeliğini oldubittiyle çıkardıkları gibi. Karma eğitime de karma toplu ulaşıma da son vereceklerdir. Adım adım işlemektedirler ihanetlerini. Bir adım atıp yeni bir mevzi kazanmaktalar, kazandıklarını pekiştirdikten sonra ikinci adımı atmaktadırlar. Türkiye’yi Ortaçağa böyle götürmektedirler.

ABD Emperyalistlerinin ve Tayyipgiller’in derdi Türkiye’yi Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ya da Afganistan benzeri bir din devleti haline getirmektir. Tabiî bununla yetinmeyecek emperyalistler; Türkiye’yi en az üç parçaya böleceklerdir. Müslüman Türk Devleti, Müslüman Kürt Devleti ve Hıristiyan Batı Ermenistan olmak üzere.

Yani BOP’un Türkiye’ye ilişkin bölümü de hayata geçirilmek istenecektir. Bundan hiç kuşkumuz olmasın.

ABD Emperyalistleri günlük planlar yapmazlar; onların bölgemize yönelik 1960’larda oluşturulmuş 50 küsur yıllık planları vardır. Yani BOP bir anda ortaya çıkmış bir şey değildir. O emperyalist planları uygulamak için politikalar üretirler, stratejiler belirlerler ve savaşlar yaparlar onlar. Ve dikkat edersek; politikalarının özü hep şu tek cümleyle özetlenebilir:

“Dünyayı bin ülkeli bir hale getirmek” ya da “şehir devletçiklerine dönüştürmek”.

BOP da işte bu ana planın Ortadoğu’ya ilişkin bölümüdür.

Gerçekten ne güzel söylemiş, ne dahice özetlemiş Che, dünyanın başhaydut devletinin kimliğini:

“İnsan soyunun baş düşmanı ABD Emperyalistleri”, diyerek.

Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı ve biz de diyoruz ki bugün Gerçek Devrimcilerin yani dünya halklarının gerçek temsilci ve savunucularının başdüşmanı da ABD Emperyalistleri ve onların yerli işbirlikçi hain müttefikleridir. Biz de insan soyunun başdüşmanı bu emperyalist haydutlara karşı savaş vermekteyiz, 1919’dan beri. Bu emperyalist çakal sürüleri yok olup gidene kadar, ülkeler ve halklar özgürleşene kadar da bu savaşımız sürecektir.

Bu haydutlar 10 milyonlarca hatta 100 milyonlarca masum insanın kanını da dökmüş olsalar sonunda mutlaka yenilecekler ve Tarihin utanç sayfaları arasındaki yerlerini alacaklardır.

Bu emperyalist çakal sürüleri ve onların yerli müttefikleri ne kadar aşağılık ve namussuzca bir savaş sürdürmekteyseler, biz Gerçek Devrimciler de o kadar onurlu, yüce, kutsal ve insancıl bir savaş vermekteyiz. Sonunda kazanan kuşkusuz biz olacağız, halklar olacak, insanlık olacak…28.09.2014

Comments are closed.