Ey Gafiller ve Korkaklar! Bu bir yargı süreci değil, iki Paralel Yapının devleti ve memleketi paylaşım savaşıdır

Kurtuluş Yolu 78. sayı başyazısı…
Bildiğimiz gibi, 22 Temmuz’dan bu yana Tayyipgiller Pensilvanyalı İmam’ın üst düzey polislerine karşı bir operasyon yürütmektedir.
Bu operasyonda Pensilvanyalı’nın 115 amir konumundaki polisi bir gece yarısı baskınıyla gözaltına alınmış, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün Vatan Caddesi’ndeki merkezine tıkılmıştır. Bunların bir kısmı sorguları sonrasında serbest bırakılmış, bir kısmı da tutuklanmıştır. Bir bölümününse sorgulaması hâlâ devam etmektedir.
Bu saldırı beklenen bir olaydı. Çünkü geçmişteki Ergenekon Operasyonlarında olduğu gibi bu operasyonun da Başsavcısı Tayyipgiller’in şefi, İmam Tayyip’ti. Kendi hırsızlıklarının, vurgunlarının on milyarlarca dolarlık kamu malını yiyip yutmalarının tüm kanıtlarının ortaya döküldüğü 17 ve 25 Aralık depremi sonrasında hatırlanacağı gibi Tayyip zıvanadan çıkmış, Pensilvanyalı’yı kastederek; “inlerine gireceğiz bunların inlerine” diye defalarca meydanlarda, kürsülerde, ekranlarda höykürmüştü. Aradan bir hayli zaman geçti, dikkat edersek. Aşağı yukarı 7 ay.
Bundan bir ay kadar önce de yine Pensilvanyalı’yı kastederek; “Bunlara karşı bir yargı süreci başlatacağız, şu anda altyapısını hazırlıyoruz. Bu tamamlanınca süreç başlayacak”, demişti.
Bunun sonrasındaysa Tayyipgiller İktidarı geçmişteki DGM’lerin ve Özel Yetkili Mahkemelerin bir benzeri olan 6 tane Sulh Ceza Mahkemesi kurdu. Ve bunların başına da kendisine en sadık sözde savcı, yargıçlardan oluşan yandaşlarını getirdi. Mesela bunlardan biri 17-25 Aralık geriz patlaması sonrasında Tayyip’in vurguncu bakanlarının ve onların çocuklarının ve de bu vurgunların önemli aktörlerinden Reza Zarrab’ın tahliyesine karar veren İslam Çiçek’tir. Bir yargıcın onca somut vurgun kanıtı ortadayken ve bunlar kör gözlere bile batar olacak denli herkesin görebileceği boyutlarda iken bu işi yapanların tahliyesine karar verebilmesi için hukukla, ahlâkla ve hatta insanlıkla her türlü bağını koparmış olması gerekir. Aleni biçimde bu hırsızlarla aynı suç örgütünde yer alması ve böylece de yapılan soygunun, vurgunun asli faillerinden biri olması gerekir.
Tayyip’in bu özel mahkemelerindeki medyatik yargıçlardan biri de aylar öncesinde Facebook hesabından “uzun adama dua edelim”, diyerek ona duacı olan ve herkesi de aynı şeyi yapmaya çağıran Başhırsızın duacısı Bekir Altun’dur. Düşünebiliyor musunuz; bu da sözde yargıç. 17-25 Aralık depreminden paçasını sıyırması için duacı oluyor Tayyip’e. İnsan bunları anlamakta biraz zorlanıyor, değil mi?
Ne diyor bunlar; “Allah’ım bu milletin 10 milyarlarca dolarlık parasını, malını çalan hırsızı yargılanmaktan, yaptıklarının bedelini ödemekten kurtar. Bu hırsızlar şebekesi hem hiç ceza görmesinler hem de çaldıkları, vurdukları kendilerinde kalsın.” Allah da bunların duasını kabul etmiş olacak anlayışlarına göre. Yani Allah da hırsızların suç ortağı durumuna girmiş olacak. Biz hep diyoruz ya; bunlar insan değil, hayvan değil, bitki değil, dördüncü tür, diye. Yani dördüncü bir canlı türü bunlar.
İşte Pensilvanyalı’nın polislerini sorgulayan “yargıçlar” bunlarmış.
Bizim için bu da şaşırtıcı değil. Çünkü biz, Tayyipgiller için tâ ilk ortaya çıktıkları andan itibaren bunlar normal, meşru bir parti değil, bir hükümet değil, Çıkar Amaçlı Suç Örgütüdür bunlar, diyoruz. Onlarca kez tekrarladık bu tespitimizi konuşmalarımızda, yazılarımızda.
Yine hatırlanacağı gibi bu suç örgütü ilk nüvesini İstanbul Belediyesinde Tayyip’in Belediye Başkanlığı döneminde oluşturdu. O zaman bile İstanbul Belediyesinde yaptıkları yolsuzluk, hırsızlık ve kamu malı aşırıcılığıyla İstanbul halkının tam 1 milyar dolarını çalmıştı bunlar. Devletin Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren’in uzun ve titiz incelemeler sonucu hazırladığı raporda tüm kanıtlarıyla birlikte ortaya koyduğu bir tespitti bu.
Tayyipgiller’in o dönemki vurgunlarını Soner Yalçın son çıkan kitabı “Kayıp Sicil- Erdoğan’ın Çalınan Dosyası” adlı kitabında ayrıntılarıyla anlatmakta, ortaya koymaktadır. Zaten aynı vurgun yıllar öncesinde de Mehmet Bölük ve Ergun Poyraz tarafından ortaya konmuştu. Yine bu vurgunu o dönemin İTO Başkanı Mehmet Yıldırım ve Parababası Rahmi Koç da açıkça iddia etmişti.
Bunlar çıkar amaçlı bir suç örgütü oldukları için odaklandıkları tek şey hırsızlıktır. Vurmaktır, soymaktır, çalmaktır. Yani bunlar durup dinlenmeden bu türden akçeli, yüz kızartıcı suçlar işlerler. Bunların hukuka, ahlâka, vicdana, insani değerlere uygun bir tek işlerini bulamazsınız. Bunlarda ahlâk, namus aramak olmayacak bir şeydir. Gafilliktir, korkaklıktır, ahmaklıktır ya da hainliktir. Bunların fıtratı böyle.

Cemaate karşı operasyonda Tayyipgiller’le saf tutan muhalifler
İşin acıklı tarafı; bazı ulusalcı geçinen, Atatürkçü geçinen, Cumhuriyetçi geçinen zavallıların bu operasyondan kendilerine pay çıkarmaları ve yürek ferahlatmalarıdır. Bu saldırıyı bir yargı süreci olarak görmeleri ve buradan adalete uygun bir sonuç çıkmasını ummalarıdır.
Bu gafillerin ve korkakların başında İP, Aydınlık ve Ulusal Kanal avanesi gelmektedir, bildiğimiz ve tanık olduğumuz gibi. İzleyenler de sanırız bizimle aynı kanıya varmıştır. Bu operasyonun başlamasından bu yana İP avanesi ve onların medyası da aynen Tayyipgiller ağzıyla söz etmektedir bundan.
Yine hatırlanacağı gibi, İP’in Bin Kalıplı şefi Doğu Perinçek aylar öncesinden Pensilvanyalı’nın Cemaatine karşı yürüteceği bir operasyonda Tayyipgiller’in yanında olduğunu açıkça beyan etmişti. Geçen 6 Nisan’da Tayyip’in yandaş gazetelerinden Yeni Akit’e verdiği bir röportajda aynen şunları söylemişti:
“F ÖRGÜTÜ İÇİN BAŞBAKAN’IN YANINDAYIM
“Bütün İslâmî cemaatlerin kökünü kazıyacağız’ sözü İslâm karşıtlığı olarak yorumlanabilir mi?
“-Bu ifadeyi düzeltiyorum. F. Örgütünün kökünü kazıyacağız, cemaatlerin değil. Bizim karşı olmamızın sebebi gladyo olması, yoksa cemaatler değil. Herkes cemaat derken F. Örgütünden bahsettiği için toplumdaki yaygın ifadeyi kullandım. Ama sonra arkadaşlarım beni uyardı yanlış anlaşılma olur diye. Düzeltelim, bundan sonra hepimiz F. Örgütü diyelim, dedim. F Örgütü bir Gladyo olduğu için yargının, polisin, ordunun içinde olduğu için onun kökü kazınmalıdır. Kim onun kökünü kazırsa kimse onun elini tutmayacak ve biz orada beraber olacağız. Çünkü bu kök kazıma bir şiddet, haksızlık olayı değil, hukukun gereği…
“O halde Tayyip Erdoğan’la da beraber mi olacaksınız?
“-Evet, o konuda beraber olacağız. Yani F Örgütünün kökünün kazınmasında kim varsa. Çünkü Türkiye’nin Türkiye’den yönetilmesi için, Türkiye’de bir halk yönetimi milli yönetim olması için bu şart. Hükümetin F Örgütüne karşı yaptığı her şeyde. Bu örgütün polisini, savcısını, hâkimlerini alıyor. (Hükümeti kastediyor)
“O memurları mağdur edilmiş gibi, yerlerinden edilmiş gibi görüyor musunuz?
“- Mağdur yok. Burada doğru bir hukuk var.” (agy, 6 Nisan 2014)
Gördüğümüz gibi yukarıdaki satırların her biri devrimci değerler açısından baktığımızda utanç vericidir. Namussuzca, alçakça bir diz çöküştür Tayyipgiller karşısında. Tabiî devrimci ideoloji açısından da tam anlamıyla bir teorik sefalet örneğidir.
F Tipi Cemaat’e karşıymış Bin Kalıplı Perinçek. Ama diğer cemaatlere karşı değilmiş. F Tipi’nin yurtları kapatılmalıymış, diğerlerine dokunulmamalıymış. Çünkü F Tipi Gladyoymuş. Diğerleri değilmiş. Dolayısıyla da Gladyo olmayan cemaatlere karşı olmazmış bunlar.
Bunların tamamı ABD’nin 60 yıldan bu yana İslam ülkelerinde uyguladığı “Yeşil Kuşak Projesi”nin ürünü değil mi? Bunların tamamı Antika Tefeci-Bezirgân Sermayenin, emperyalizmin en sadık işbirlikçilerinden, hizmetkârlarından oluşan bir sömürücü asalak sermayenin dini ve siyasi yapılanmaları değil mi? Ve bunların tümü Tayyipgiller İktidarını başından itibaren en aktif şekilde desteklemedi mi?
Evet, destekledi. Bunu, eşekler bile bilir. Ama Bin Kalıplı bilmezlikten gelir.
Ne diyordu Mustafa Kemal 1925 Ağustosu’ndaki Kastamonu konuşmasında?
“Efendiler ve ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz.”
Bin Kalıplı ne diyor?
Türkiye Cumhuriyeti F Tipi hariç şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olabilir, biz buna karşı değiliz, diyor, değil mi yukarıdaki satırlarında açıkça.
Oysa aynı Bin Kalıplı, bir zamanlar yazılarının ve konuşmalarının hemen her paragrafında bir ya da birkaç kez tekrarladığı “Mao Zedung Düşüncesi” terimi gibi şimdilerde de Atatürk, Cumhuriyet Devrimi, Cumhuriyet değerleri kavramlarını kullanıyor. Fakat içtenlikten, tutarlılıktan ve devrimci bir teoriden, dolayısıyla da ideolojiden, siyasetten yoksun olunca bir kişi, işte Mustafa Kemal’i de, onun laiklik devrimini de bu kadar anlayabiliyor.
Varsayalım ki bir soygun şebekesi kanlı bir soygun gerçekleştirdi. Onlarca insan öldürdü ve milyarlarca dolarlık para çaldı, mülk çaldı. Fakat soygun sonrasında bu şebekeyi oluşturan iki grup paylaşım sürecinde anlaşmazlığa düştü. Kavgaya ve giderek de bir hesaplaşmaya girişti. Bu hesaplaşmada bir grup şimdilik diğerine üstün geldi. Onu alta düşürdü ve ezmeye başladı.
Biz şimdi üstteki grubun yanında-safında yer alır ve onun diğerini tam anlamıyla ezmesi ve ellerindekini alması için ona her türlü desteği verirsek, doğru bir iş mi yapmış oluruz? Hukuka, ahlâka, vicdana ve de devrimci değerlere uygun bir davranış mı ortaya koymuş oluruz?
Hayır, tam tersine biz de o pisliğe, o ahlâksızlığa bulaşmış oluruz, bunlardan üstte olanı desteklemiş olmakla.
Burada yapılması gereken nedir?
Her ikisine karşı bir mücadele yürütmektir. Çünkü bunların her ikisi de o kanlı soygunun, o hırsızlığın failidir. Bunların birini diğerine karşı desteklemek açıkça hırsızla aynılaşmak anlamına gelir. Biz Gerçek Devrimciler bunların tümünün ortadan kaldırılması için kavga yürüten insanlarız.
Kaldı ki Bin Kalıplı’nın F Tipi dediği Cemaat’in bu denli gelişip güçlenmesi ve devletin hemen tüm kurumlarına sızıp yuvalanması en ağırlıklı biçimde Tayyipgiller İktidarı döneminde olmuştur. Çünkü Tayyipgiller, tarikatların, cemaatlerin tümünün desteğini alarak iktidara geldiklerinde Yargıyı, Polisi, Milli Eğitimi ve Mülkiyeyi ele geçirecek güçte kadrolara sahip değildiler, öyle bir hazırlıkları yoktu. Ama Pensilvanyalı’nın buraları dolduracak etikete, diplomaya sahip yaygın mensupları, müritleri, kadroları vardı. Onları buralara Tayyip doldurdu, çok büyük ölçüde. Ve buraları tümüyle ele geçirdikten sonra da “Ergenekon Davası” denen CIA Operasyonunun saldırı emrini verdi bu kadrolara. Bilindiği gibi bu CIA Operasyonunun hazırlıkları 2000’li yılların başlarından itibaren yapılmaya başlanmıştır. Saldırının başlatılma emrini de 5 Kasım 2007’de Beyaz Saray’da Bush Tayyip’e vermiştir. Ve o emir üzerine başlatılmıştır söz konusu CIA Operasyonu.
Ve bu operasyonda Tayyipgiller’in tüm kadroları Pensilvanyalı’nın ekibiyle birlikte yer almıştır. Bu gerçeği artık hemen her namuslu aydın bilmektedir.

Cemaat ve Tayyipgiller arasında çatlak ne zaman netleşti?
Pensilvanyalı’nın Cemaati ile Tayyipgiller arasındaki en net çatlak 2013 Haziranı’nda bizim Gezi İsyanı’mız sırasında oluşmuştur. O günlerde de yaptığımız değerlendirmelerde söylediğimiz gibi; milyonlarca namuslu, yiğit, demokrat, ilerici, devrimci insanımızın gerçekleştirdiği bu isyan ABD uşağı, hain, işbirlikçi iktidarın iki bileşeni arasındaki bağı koparmış ve bunların birbirlerine düşmelerine sebep olmuştur. Çünkü Tayyipgiller, bu isyanımızda beklemedikleri ve ummadıkları sertlikte bir darbe almıştır halkımızdan. Tayyipgiller’in şefi, sıçan yürekli Tayyip paniğe kapılmış, Fas’a kaçmıştır. Fakat Amerikancı Kürt Hareketi’nin İsyan’ımıza sırtını dönüp ihanet ederek Tayyipgiller’in yanında saf tutması, bu hain, işbirlikçi, zalim iktidarın iktidardan tekerlenmesini engellemiştir. Yine hatırlanacağı gibi bu ABD işbirlikçisi Kürt Hareketine, kendilerine verdiği destekten dolayı Bülent Arınç teşekkür etmiştir medyanın önünde. Tabiî Kontrgerilla’nın Türkiye’deki özel örgütü MHP’ye de teşekkür etmişti o günlerde Arınç. İşin ilginç ve bir diğer hazin yönü, o İsyan’ımızda BDP ile MHP’nin aynı safta yani Tayyipgiller safında yer almasıydı.
Bu İsyan’ımız sırasında Tayyipgiller’i iktidarlarını kaybetmekten kurtardığını Abdullah Öcalan da postacılarına açıkça söylemişti, değil mi?
Demek istediğimiz, o İsyan’ımızda Tayyipgiller’in artık kullanım sürelerinin dolduğunu görüp anlayan Pensilvanyalı ve cemaati Tayyipgiller’den kopmuştu. Madem artık bunlar gidici, o zaman ne diye bunların yanında yer alayım? Ben yeni gelenle de iş tutarak devletteki varlığımı korur ve güçlendiririm, demişti kendi kendine.
O tarihten sonra da Tayyipgiller’le Pensilvanyalı arasındaki beraberlik bir türlü onarılamadı. Çabaladı iki taraf da onarmak için. Ama Tayyip bir kere netçe görmüştü Pensilvanyalı’nın kendisini zor günde terk ediverdiğini. O yüzden ona bir daha asla güvenmedi. O tarihten sonra Pensilvanyalı’yı tasfiye etmek için birkaç yıl öncesinden bu yana yapmakta olduğu hazırlığa hız verdi.
Ve onun ürün yetiştirdiği tarlaları kurutmak için açıktan saldırı başlattı. Yani dershaneleri 2014 yılı içinde kesinkes kapatacağını ve bundan geri adım atmayacağını ifade etti. Bu, yukarıda da söylediğimiz gibi Fethullah’ın yeni kadrolar kazanmasının artık imkânsız hale getirilmesi anlamına geliyordu. O sebepten, Pensilvanyalı da karşı saldırı hazırlığına hız vererek sonunda 17-25 Aralık vuruşlarını gerçekleştirdi. Bu saldırı da Tayyipgiller’i sersemletti, dağıttı. Fakat burada da Tayyipgiller’in imdadına Metin Feyzioğlu ve İP avanesi yetişti. Tayyip, birkaç gün içinde kendini toparladı, içine düştüğü kroke (groggy-geçici bilinç kaybı) durumdan kurtardı, çıkardı.
Biz o zaman da hatırlanırsa, Feyzioğlu’nun ve İP’in bu karşıdevrimci girişimine şiddetle karşı çıkmıştık.

Tayyipgiller’in Gezi’den sonra yardımına koşanlar…
Tayyip, içine düştüğü durumdan çıkabilmek için İblisçe bir düşünceyle Ulusalcı, Atatürkçü bilinen güçleri safına çekmek istedi, sadece o sebeple. Yolsuzlukla ilgili olarak bu bana yapılanlar Paralel devletin bir darbesidir. Bunlar daha önce de “Milli Orduya kumpas kurmuşlardı”, demiştir, hem kendisi, hem de başdanışmanı, akıldanesi Yalçın Akdoğan söylemiş ve defalarca da tekrarlamıştır bu söylemi. İşte o anda Tayyip’e Metin Feyzioğlu ve İP avanesi anında destek çıkmış ve “Ergenekon ve Balyoz gibi saldırıların mağdurlarının yeniden yargılanmaları gerekmektedir”, önerisini ortaya atmışlardır. Tayyip de bu desteğe dört elle sarılmıştır.
Bu düzenbaz, madrabaz ve korkak sözde ulusalcılara diyoruz ki; Tayyipgiller’in mahkemeleri, Pensdilvanyalı Fethullah’ın mahkemelerinden daha insaflı ve daha hukuka yakın olmayacaktır. Tayyip’in yaptığı tamamen bir kandırmacadır. O, sadece paçasını o anki kısılmışlıktan kurtarmayı ve iktidarını pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Eğer bunda başarılı olursa, bütün vicdansızlığı, acımasızlığı, zalimliği ve hainliğiyle Tayyipgiller’in tüm kurumlarını karşımızda bulacağımız kesindir.
İşin bir diğer acıklı tarafını da şöyle durumlar meydana getirmiştir; mesela o günlerde hemen her gün yazılarını ve değerlendirmelerini, bir bölümüne katılmasak da okuduğumuz, takdir ettiğimiz Sabahattin Önkibar tamamen bizimle hemfikirdi. Yani, sadece Pensilvanyalı’ya karşı değil, Tayyipgiller İktidarına karşı da aynı kararlılıkta ve sertlikte bir kavga vermeliyiz. İkisini birden iktidardan alaşağı etmeliyiz, ikisinin de hâkimiyetine son vermeliyiz, diyordu Ulusal Kanal’daki programlarında ve Aydınlık’taki yazılarında. Hatta bu konuda kendisinden farklı düşünen Doğu Perinçek ve İP taifesi gibi düşünen Ufuk Söylemez’e karşı net ve sert eleştirilerde bulunmuştu. Biz tanığız buna.
Bir örnekle Önkibar’ın o günlerde yazdığı ve savunduğu tezi gösterelim:
“Tayyip, Cemaat’i yenerse bunlar olur!
“Cemaat gerçek bir örgüt, üstelik poliste elemanları olduğu için silahlı.
“Devletin ciğerine oturan kanserli bir ur.
“Bu tartışılamaz…
“Ancak Tayyip’le Cemaat arasındaki kavgada Tayyip’in yanında saf tutmak büyük gaflettir.
“Niçin mi?
“Tayyip, Cemaat’e diz çöktürürse onu artık Allah’dan başka kimse durduramaz da ondan!..
“Söyleyin Cemaat gibi milyar dolarları, milyon satan gazeteleri, çok izlenen televizyon kanalları, yüzlerce yargıcı, polis müdürü, onlarca valisi ve üst düzey bürokratı olan bir örgüte boyun eğdirecek Tayyip Erdoğan’a bundan böyle kim zerrecik olsun itiraz edebilir?
“Cemaat’in yenildiği gün Türkiye Cumhuriyeti’nin adı fiilen Tayyiban Cumhuriyeti olacak!
“Dolayısı ile bu kavganın galibi değil, mağlupları olmalı yani ikisi de yenilmelidir.
“Doğrudur, Türkiye’nin bekası bağlamında asıl büyük tehdit cemaattir.
“Ancak yakın tehdit de Tayyip Erdoğan’dır.
“Fethullah Grubu cemaat de, Tayyip Erdoğan Grubu cemaat değil mi?
“İmam Hatip dayanışması örgütsel bir tavır değil mi?
“Oyuna ve gaza gelmek yok, ikisi ile de mücadeleye devam!
“Çete’ye karşı kurulan Tayyip timi!
“AKP’nin 320 küsur mebusu var ama Tayyip Erdoğan, Efkan Ala’yı İçişleri Bakanı yaptı niye acaba?
“AKP’de bu soruyu soracak bir yürek yok, o zaman ben soruyorum niye?
“Niyesi şudur:
“Belli ki Tayyip Erdoğan, Efkan Ala’ya o vekillerin tamamından daha fazla güveniyor.
“Öyle olmasa müsteşarını bakan yapmazdı.
“Peki bunun siyasi okuması mı?
“Efkan Ala’nın kurulmaya çalışılan operasyon timine komutanlık edeceğidir.
“Nitekim bütün kritik merkezlere onun yakın çevresinden atamalar yapılıyor.
“Kabinedeki değişikliğe bakın, tamamı Tayyip Erdoğan’ın ağzına bakan isimler.
“Sanki Bakanlar Kurulu değil de Fedailer mangası!” (Aydınlık, 3 Ocak 2014)
Geçen Ocak’ta işte böyle bizim de önemli oranda katıldığımız doğru tezler savunuyordu Sabahattin Önkibar. Bu yazıda bizim katılmadığımız mı?
Şudur:
1- Önkibar diyor ki, Tayyip Fethullah’ı yenerse onu Allah’tan başka hiç kimse yıkamaz.
Biz işte buna katılmıyoruz. Tamam, Tayyip Fethullah’ı yenerse iktidarını pekiştirmiş, sağlamlaştırmış olur. Yıkılması güçleşmiş olur. Ama onu Amerika da yıkabilir. Çünkü yapıcısı o. Onu, getirdiği gibi birkaç gün içinde götürebilir, kanalizasyon deliğine süpürebilir. Bunu elindeki büyük imkânlarla yapar. Casus gücüyle yapar, para gücüyle yapar, CIA’sıyla yapar, IMF’siyle yapar, Dünya Bankası’yla yapar. Yani ekonomik, siyasi ve askeri, casus örgütleri aracılığıyla yapar.
2- Ve ayrıca da onu, biz gerçek devrimciler, halkımızı ordulaştırarak yapacağımız bir ayaklanmayla yapabiliriz. Ki biz hep bunu planlar ve hedefleriz. Bütün çabamız buna yöneliktir. AB-D Emperyalistlerine ve onların ülkemizdeki tüm hain işbirlikçilerine yöneliktir bizim kavgamız. Onları yenmeye, ülkemizden ve bölgemizden defetmeye yöneliktir. Çünkü onların olduğu yerde sömürü vardır, soygun vardır, talan vardır, işgal vardır, savaş vardır, katliam vardır, on binlerce, yüz binlerce, milyonlarca masum insanın yok yere öldürülmesi vardır, ülkelerin işgal edilip, parça parça bölünmesi vardır. Ve onların olduğu yerde insanlığın, adaletin, hukukun, namusun, vicdanın zerresi yoktur. Devrimciliğin bugün temel ölçütü; bu alçaklar, bu namussuzlar ittifakına karşı savaşmaktır. Kim onlarla uzlaşıyorsa, o karşıdevrim cephesinin bir elemanıdır, bileşenidir, işbirlikçisidir. Ve de halk düşmanı hainlerin safındadır.
Konumuza dönersek; Sabahattin Önkibar Ocak’ta savunduğu bu doğru düşüncelerden bugün caymış ve dönmüş durumdadır. O da ne yazık ki Bin Kalıplılar taifesine katılmıştır artık. Doğu Perinçek ve İP avanesinin bir elemanı olmuştur. Tayyip’in Pensilvanyalı’ya karşı yürüttüğü bu operasyon hakkında bakın ne söylemektedir şimdi:
“Tayyip Erdoğan, yok edilmeyip yaralı bırakılan hasmın ne kadar tehlikeli olacağını bilecek tecrübede… Dolayısıyla artık F Tipi örgütü bitirmeye mahkûm!..
“Bundan ötürü sadece hırsla değil aynı zamanda planlı hareket ediyor.
“Sulh hâkimliklerine yapılan atamaları bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Keza operasyona örgütün temel dinamiği olan polis ile başlanılması aklın gereğidir.
“Soruşturma öznesinin casusluk olması fevkalade yerindedir ve o iz üzerinden Fethullah’a ulaşılıp örgüt çökertilebilir.
“80 küsur şifreli telefonun dinlenmesi yani Başbakan’dan bakanlar ve MİT Müsteşarına kadar devlet zirvesinin izlenmesi elbette casusluk faaliyetidir.
“Konu ile alakalı olarak dün ulaştığım bilgi enteresan ve Erdoğan’ın bu konudaki kararlılığına delalettir.
“Dinlediğime göre, Nurettin Veren’den Latif Erdoğan’a, Hakan Yavuz’dan Ahmet Keleş’e ve Tamer Korkmaz’dan İhsan Kalkavan’a kadar pek çok ismin tanıklığı gündemdedir ki malum bu isimler Fethullah Gülen ile örgütünü Türkiye’de en iyi bilen ve pek çok gizli faaliyetine tanıklık etmişlerdir.
“Kimileri Fethullah tasfiye olursa Tayyip tek başına kalır ve kral olur gibi şeyler söylüyor ama bilmiyorlar ki Fethullah’ın ne kadar üstüne gidilirse Erdoğan o kadar köşeye sıkışacak ve sonu o kadar erken gelecek!” (S. Önkibar, Aydınlık, 26 Temmuz 2014)
Evet, yukarıda aktardığımız 3 Ocak tarihli satırların yazarı da ve en son aktardığımız 26 Temmuz tarihli hemen bir önceki aktarmanın satırları da Aydınlık yazarı, Ulusal Kanal programcısı Sabahattin Önkibar’a aittir. İnsan şaşırıyor, değil mi? 7 ayda insan nasıl savunduğunun 180 derece karşıtını savunur hale gelir, diye. Sadece bununla da kalmıyor. Geçmişte ben bugün savunduğumun tam tersini savunuyordum falan hiç demiyor. Tam tersine, bazıları Erdoğan F Tipini yenerse kral olur, diyorlar; ama yanılıyorlar, diyerek başkalarını eleştirmiş oluyor. Kendisi sanki bu ve buna benzer düşünceleri hiçbir dönem savunmamış oluyor. Oysa, ne diyordu 7 ay önce?
“Tayyip, Cemaat’e diz çöktürürse onu artık Allah’dan başka kimse durduramaz!”
Neylersiniz… Bunlar Şark Aydını işte. Dün söylediğini bugün tümüyle inkâr eder ve onun tam karşıtını söyler hale gelir de yine de kendine hiç toz kondurmaz. O her zaman hep doğruları söylemiş olur.
İşte biz bundan diyoruz Doğu Perinçek ve onun eski ve yeni avanesine Bin Kalıplılar diye. Onlar bir kalıptan diğerine, ondan bir başkasına, ondan bir başkasına girerler de bundan hiç rahatsızlık duymazlar. Rüzgârın esişine göre yön, tutum ve kalıp belirlerler. Yazık…
Sabahattin Önkibar bu tutumuyla bizi düş kırıklığına uğratmış oluyor. Sevgili şairimiz Yusuf Hayaloğlu’nun deyimiyle “madara et”miş oluyor kendisini.
Doğu Perinçek için bu türden kalıp değiştirmeler çok entipüften işlerdir. Kolaycacık yapılıverir. Onun siyasi hayatı boyunca neredeyse girip çıkmadığı kalıp kalmamıştır. Ama ne yazık ki işte ona bulaşanlar da bir süre sonra aynılaşmaya başlıyorlar.
Doğu Perinçek, Hollywood yapımı “Alacakaranlık Kuşağı” diye adlandırılan filmlerin kapsamında olan vampir veya zombi filmlerinin başkahramanı rolündedir ya da durumundadır. Kendisiyle ilişki kuran, değdiği her insanı normal insan olmaktan çıkarıp kendisine benzetmekte, dönüştürmektedir. Onunla iş tutanlar bir süre sonra tıpkı onun gibi kalıp değiştirmeye başlamaktadırlar.
O, NATO’cu, Amerikancı da olur, NATO’nun ve ABD’nin karşıtı da. 12 Eylül Faşist Diktatörlüğünün açıktan destekçisi de olur, Antifaşist de. Süper NATO-Gladyo-Kontrgerilla’nın Türkiye’deki resmi kuruluşu olan CIA yönetimindeki Özel Harp Dairesi’nin destekçisi de olur, Kontrgerilla karşıtı da. Türk Silahlı Kuvvetlerinin düşmanı da olur, dostu da. Türbanın, Ortaçağcılığın destekçisi de olur, Tayyip Erdoğan ve Abdurrahman Dilipak’la birlikte Beyazıt’ta türban eylemlerinin katılımcısı da olur, türban karşıtı da. Demirel’in ve onun Adalet Partisi’nin düşmanı, karşıtı da olur, bugün olduğu gibi onun dostu da. O, gün olur durup dinlenmeden Mao Zedung Düşüncesi militanı olur, gün gelir Atatürkçü. Uzatmayalım; o, işte böyle uzun siyasi ömrünü kalıptan kalıba geçerek sürdürüp gider…
2012’deki savunmasında aynen şunları söyler:
“— Kasette izlenen “deli saçmaları”nı kim İddianame haline getirmiş
“ — Savcı Zekeriya Öz ekibi! O zaman kasette izlediğiniz Tuncay Güney, Zekeriya Öz olmuş.
“Peki, 2006’da kim “Ulusalcı dalganın üzerine gidin” fetvasını vermiş?
“— Fethullah Hoca!
“Bu durumda kasetteki Tuncay Güney, Fethullah Hoca’nın tâ kendisi oluyor!
“— Kim önüne konan Tuncay Güney Mülakatı’ndan üretilen görüntüleri izledikten sonra, delillendirin, savcıları bulun, onları tutuklayın talimatı vermiş?
“— 2006 yılı Mayıs ayında Tuncay Güney Abdullah Gül olarak sahneye çıkıyor! Bakınız Tuncay Güney, Abdullah Gül kimliğiyle karşımıza çıktı.
“— Kim ben Ergenekon Davasının savcısıyım diye göğsünü gere gere son görevini açıklamış? “— BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan.
“Meğerse BOP Eşbaşkanı, Tuncay Güney’den başkası değilmiş.
“— Peki, kim BOP Eşbaşkanı’na bu onurlu görevi vermiş?
“— ABD Başkanı Bush, 5 Kasım 2007 günü Beyaz Saray Oval Ofisi’nde.” (Doğu Perinçek, Ergenekon Savunması, 2012)
Doğu Perinçek, Ulusal Kanal’da da defalarca yayınlanan bu savunmasında Tuncay Güney’i, Zekeriya Öz’ü, Fethullah Gülen’i, Abdullah Gül’ü ve BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı bir bütünü oluşturan unsurlar olarak, parçalar olarak koyuyor. Onlara Ergenekon Davası adlı saldırı emrini verenin de Oval Ofis’te Bush olduğunu söylüyor. Bu tespit doğrudur, bizce de.
Biz baştan itibaren ne dedik?
“Ergenekon Davası” adlı saldırı, bir CIA Operasyonudur. Amacı Mustafa Kemalci, tam bağımsızlıkçı, antiemperyalist, yurtsever, laik güçleri yıldırıp, sindirip tasfiye ederek Yeni Sevr’e giden yolu açmak ve o yoldan Türkiye’yi Yeni Sevr bataklığına sürükleyip orada boğmaktır.
Aynı Doğu Perinçek bugün ne diyor, daha önce Yeni Akit’ten aktardığımız satırlarında?
“F Örgütü bir Gladyo olduğu için yargının, polisin, ordunun içinde olduğu için onun kökü kazınmalıdır. Kim onun kökünü kazırsa kimse onun elini tutmayacak ve biz orada beraber olacağız. Çünkü bu kök kazıma bir şiddet, haksızlık olayı değil, hukukun gereği..
“O halde Tayyip Erdoğan’la da beraber mi olacaksınız?
“-Evet, o konuda beraber olacağız.” (agy)
Burada gördüğümüz gibi Gladyo F Tipine indirgenmiş oluyor, Tayyip Erdoğan da onun kökünü kazımak için mücadele eden kişi olmuş oluyor. Yani Tayyip Erdoğan Gladyo karşıtı, Gladyo’ya savaş ilan etmiş adam olmuş oluyor. O nedenle de Doğu Perinçek, Tayyip Erdoğan’ın yanında yer almakta hiçbir sakınca görmüyor. “Beraber ol”uyor onunla.
İşte bunlar böyle kalıptan kalıba geçiverirler. Hem de hiç zorlanıp bir çaba sarf etmeden. Soluk alır ya da su içer gibi rahatça yapıverirler bu kalıp değiştirme işini.
Bu ruhları rahatsız siyasi ve insani namus, ahlâk fukarası insanlar üzerinde daha fazla durmayalım… Onları acıklı, yürek parçalayıcı sefaletleriyle baş başa bırakalım.

Antiemperyalist Birinci Milli Kurtuluş’un zaferiyle varlık bulmuş
Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı dört Paralel Yapı
Bugünkü Türkiye’de tamı tamına beş Paralel Yapı ya da devlet vardır. Sayalım bunları:
Birincisi; bugün her geçen gün kolu bacağı kırılıp koparılan, biraz daha hırpalanıp halsizleştirilip etkisizleştirilen, sessizleştirilen, çaresizleştirilen Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın zaferiyle varlığını pekiştirip dosta düşmana kabul ettiren Türkiye Cumhuriyeti’dir.
İkincisi; 1952 Eylülü’nde Türkiye’nin NATO’ya girişinden 6 ay sonra “Seferberlik Tetkik Dairesi” adıyla kurulan, daha doğrusu Türkiye’nin göğsüne bir hançer gibi sokulan Süper NATO’dur-Gladyo’dur-Kontrgerilla’dır-Özel Harp Dairesi’dir. Bu yapının ideoloğu, kurucusu ve on yıllar boyunca finansörü CIA’dır, Pentagon’dur, Washington’dur.
Türkiye aslında en ağır, bir anlamda ölümcül yanlışını NATO’ya girmekle ve onun casus örgütü olan Süper NATO’yu Ankara’da kurdurtmakla yapmıştır. Bunun ne gibi ağır sonuçlar doğurduğunu, tahribatlar yaptığını ayrıntılıca anlattık daha önceki yazılarımızda, konuşmalarımızda.
Türkiye, ordusunu NATO’ya sokmakla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutasını ABD Emperyalistlerinin yarı sapık, yarı sarhoş generallerinin emrine vermiştir.
Süper NATO’nun Türkiye şubesini kurdurtmakla da tüm istihbaratını yine CIA’nın emrine vermiştir. Hatırlanacağı gibi 12 Mart ve 12 Eylül Faşist Darbelerini de CIA’nın bu yerli Türkiye şubesi yönetmiştir. Tabiî proje ABD’de hazırlanmış, yerli şube bu işin uygulayıcılığını yapmıştır. Tabiî bu faşist darbelerin amacı hep o yıllarda yükselişe geçen Devrimci Hareketi ezmek, yok etmek ve ABD Emperyalistleri için Türkiye’yi gönlünce yönetebileceği güvenli bir bölge haline getirmektir.
CIA yönetimindeki bu örgüt, tüm burjuva partilerinin ve devletin tüm kurumlarının içine sızmıştır. O bakımdan, diğer tüm Paralel Yapıları etkilemekte, belli ölçüde yönlendirmektedir.
Bu yapının da nihai amacı TC’yi ortadan kaldırarak Türkiye’yi Yeni Sevr’e çekmektir.
Üçüncüsü; “F Tipi” denen, Pensilvanyalı İmam’ın cemaatinin oluşturduğu Paralel Yapı ya da devlettir. Bu, bütün burjuva partilerine ve devlet kurumlarına, özellikle de Mülkiyeye, Adliyeye, Milli Eğitime ve Polis Teşkilatına sızmıştır, oralardaki gücüyle orantılı olarak o kurumları yönlendirmekte, yönetmektedir.
Bu yapı da Süper NATO’yla, CIA’yla, Washington’la bağlantılı olarak çalışmaktadır. Zaten ABD Emperyalistlerinin, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında tüm İslam ülkelerini Sosyalist ve Antiemperyalist Devrimlerden koruması amacıyla oluşturdukları Yeşil Kuşak Projesi’nin ürünüdür.
F Tipi’nin dışındaki tarikat ve cemaatlerin de belli yapılanmaları ve devletçikleri vardır TC içinde. Onlar da emperyalistlerin denetimindedir. Ama bunların en etkilisi ve güçlüsü Pensilvanyalınınkidir.
Ergenekon Davası adlı CIA Operasyonu’nun da Türkiye’deki iki yerli uygulayıcısından birisidir bu yapı. Tabiî öbürü de Tayyipgiller İktidarıdır.
Dördüncüsü; Tayyipgiller’in AKP’si ve hükümetidir. Bu yapıyı da daha önce hep söylediğimiz gibi 1990’lı yılların başında ABD Büyükelçisi Morton Abromowitz örgütlemeye ve oluşturmaya başlamış, 2002’de de iktidara taşımıştır, Tabiî ABD Emperyalistleriyle birlikte Washington, Pentagon, CIA ve AB Emperyalistleridir Tayyip’in yapımcıları ve iktidara taşıyıcıları. 12 yıldan bu yana da Tayyipgiller Hükümetini doğrudan bu emperyalistler yönetmektedir.
Beşincisi; yine ABD’nin casus örgütü CIA’nın, Washington’un, Pentagon’un yönlendirmesi altında faaliyet yürüten Amerikancı Kürt Hareketi PKK, BDP, HDP’dir. Bu yapı da Kürt Sorunu’nun çözümünü ABD’nin istediği doğrultuda, onun çıkarlarına uygun bir biçimde gerçekleştirmek için mücadele etmektedir, savaş yürütmektedir.
ABD Emperyalistleri eğer bu çözüm başarıya ulaşırsa Ortadoğu’da kendi emirleri altında, kendi çıkarlarına hizmet edecek yeni bir petrol bekçisi devlet yaratmış olacaklardır. Başka türlü söylersek; yeni bir “Müslüman İsrail” veya “İkinci İsrail” var etmiş olacaklardır.
ABD Emperyalistleri Ortadoğu’da, on yıllardır söylediğimiz gibi, üç İsrail kurmak istemektedir. Üçüncüsü de bugünkü Kürt illerinin önemli bir bölümünü ele geçirmiş, böylece de yüzölçümünü ve başta Ortadoğu ülkeleri gelmek üzere dünyanın her bölgesinden getirdiği Ermenilerle nüfusunu birkaç katına ulaştırmış Amerikancı bir Ermenistan devleti olacaktır. ABD Emperyalistlerinin hesapları, planları, projeleri, bölgemize ve ülkemize yönelik politikalarının özü budur.
Bu beş Paralel Yapının ya da devletin de ortak paydası Amerikancılıktır. Hepsini ABD oynatmaktadır bugün.
Ne yazık ki 1945 sonrası ya da 1950 sonrası Türkiye Cumhuriyeti de doğrudan ABD Emperyalistlerinin emri altına girmiştir.
Tabiî Türkiye’nin işbirlikçi, hain, Antika ve Modern Parababaları yapmıştır bu hayâsızca namussuzluğu. Menderes’lerin, Bayar’ların liderliğinde kurulan Demokrat Parti, modern Finans-Kapitalistlerle Antika Tefeci-Bezirgân Sermayenin siyasi alandaki örgütüdür. Bayar’lar Finans-Kapitalistlerin, Egeli çiftlik ağası Menderes’lerse Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının çıkarlarını temsil etmektedir bu siyasi yapı içinde.
Türkiye’yi ABD Emperyalistlerinin kucağına atarak onu dünyanın öbür ucundaki Kore Savaşı’na sokan, ardından NATO’ya sokan, ardından da Süper NATO adlı ABD casus örgütünün Türkiye şubesini Ankara’da kurdurtan bu işbirlikçi, hain Demokrat Parti İktidarıdır. 14 Mayıs 1950’de iktidara getirtilen bu Amerikancı partinin Başbakanı Menderes, hükümetinin bakanlarının kimlerden oluşturulması gerektiğini ABD Büyükelçiliği aracılığıyla ABD Dışişleri Bakanlığına soran birisidir. Yani Tayyipgiller gibi ABD yapımı ve ABD uşağı, hizmetkârı bir partidir Demokrat Parti. İşte o günlerden bu yana Türkiye’yi de ABD yönetmektedir, açıktan yukarıda da söylediğimiz gibi.
Diğer dört Paralel Yapı ise tamamen ABD yörüngesinde ve ABD emrindedir.
Türkiye’nin 60 küsur yıl önce ABD emrine girişi, onun siyasi intiharının başlangıcı olmuştur. O günden bu yana da Türkiye adım adım, kerte kerte siyasi sonuna yani Yeni Sevr uçurumuna sürüklenmekte, götürülmektedir, ABD Emperyalistleri tarafından.
Dört Paralel Yapının ya da devletin de ortak düşmanı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Hepsi de onu yıkmakta hemfikirdir. Bu konuda zaman zaman kendi aralarında işbirliğine-ittifaklara girmekte, zaman zaman da birbirleriyle paylaşım savaşına tutuşmaktadır.
Bu dört yapı bir tek ortak noktada yani TC’yi ortadan kaldırmakta hemfikirdir. Onun dışındaki alanlarda hepsinin kendine göre, daha doğrusu ABD Emperyalistlerinin onlara verdiği emirlere göre programları, projeleri, hedefleri, gündemleri vardır.
Tayyipgiller şu anda TC’nin yönetimini de büyük oranda eline geçirmiş durumdadır. Onun hedefi TC’yi ortadan kaldırmak, onun yerine Ortaçağcı bir din devleti kurmaktır. ABD ona o görevi vermiştir. 12 yıldan bu yana o görevi yapmaktadır. Tabiî Türkiye’yi Ortadoğu’da da ABD Emperyalistlerinin çıkarları doğrultusunda onların hizmetine sunmakta, kullandırtmaktadır. Irak’ta, Libya’da, Suriye’de olduğu gibi.
Pensilvanyalı’nın cemaatinin oluşturduğu yapı ise uzun vadede Tayyipgiller’i alaşağı ederek onun yerine kendisinin gelmesi için mücadele etmektedir. “Ergenekon Davası” adlı operasyonlarla TC’yi büyük ölçüde etkisizleştirdiklerine hükmettikleri için Tayyipgiller’le aralarında bir paylaşım savaşı çıkmıştır. Oysa on küsur yıl TC’ye karşı sıkı bir ittifak içinde savaş yürütmüşler, bunda da ne yazık ki başarılı olmuşlardır. TC’nin başta silahlı kuvvetler olmak üzere tüm laik, antiemperyalist, yurtsever kalelerini bir bir düşürmüşler, ele geçirmişlerdir. Artık bundan sonra TC belini doğrultamaz, bizim için de bir tehlike oluşturamaz kanaatine vardıkları için aralarında paylaşım savaşına tutuşmuşlardır.
Tayyipgiller’in, Pensilvanyalı’nın polislerine karşı yürüttüğü bu son savaş da esasında bu paylaşım savaşının bir çarpışması, bir muharebesi ya da bir parçasıdır. Ve ondan başka da hiçbir anlama gelmemektedir.
Bazı gafilleri, korkakları ve ahmakları bu ABD işbirlikçisi, hain iki Paralel Yapı arasındaki paylaşım savaşının, yargı kılıfı altında yapılması yanıltmakta, hatta şaşırtmaktadır. Onlar bunun bir yargı süreci, bir adli süreç olduğu sanısına kapılmaktadırlar. Oysa sosyal hayatta görünüşler, kılıflar, maskeler aldatıcıdır çoğu kere. Önemli olan o görünüşler ardındaki olayların özünü ve gerçek sebebini görüp ortaya çıkarıp kavramaktır. Olayların gerçek niteliği, kimliği ancak o zaman anlaşılabilir. Tabiî olayı doğru görüp değerlendirebilmek için de onu bağlamından koparmamamız, sosyal hayatın bütünlüğü içinde, o bütünlükle arasında oluşan sebep-sonuç, etki-tepki ilişkileri içinde ele almamız gerekir. Yani Diyalektiğin “her şey birbirine bağlıdır” kanununa titizlikle uymamız gerekir. Onu göz ardı ettik mi olayı bağlamından koparır, canlılığını ortadan kaldırmış oluruz. O zaman da bizim için anlaşılmaz olur olay. Çünkü doğada olduğu gibi sosyal hayatta da durup dinlenmeyen bir akış, bir değişiş ve oluşuş vardır. İşte olayları hem gelmişi, geçmişi ile hem sosyal ortamı ile birlikte ele alıp değerlendirmek gerekir, doğru anlaşılabilmesi için.
Bu iki Paralel Yapı veya devlet arasındaki savaşın galibinin kim olacağına karar verecek olan elbette ki her ikisinin de efendisi ve yapımcısı olan ABD Emperyalistleridir. Bu savaşın kendi çıkarlarına en uygun gelecek şekilde yürütülmesi ve sonlandırılması onların elindedir.
ABD Emperyalistleri aslında geçen yılki Gezi İsyanı’mızda Tayyipgiller İktidarının artık miadını doldurduğunu gördüler. O bakımdan, Tayyipgiller’i artık eskiden olduğu gibi kararlıca ve ısrarlıca savunmamaktadırlar. O düşerse onun yerine gelecek olanlar da bizim hizmetimizi kusursuz yerine getirecek niteliktedir artık, diye düşünmektedirler. Öyle ya; Tayyipgiller sonrası oluşacak bir iktidarda yer alacak tüm burjuva partileri ABD’ye kusursuz hizmet etmekte hiç duraksamaz. Zaten bunu belli aralıklarla yaptıkları ABD ziyaretlerinde ABD Emperyalistlerinin üst düzey yetkililerine açıkça söylemektedirler. Yani ABD onların da sadakatinden kuşkulanmaz artık. Tayyipgiller, Türkiye insanının en az yüzde ellisi tarafından artık bir nefret figürü haline gelmişse, onu değiştirmek, yerine yenisini getirmek bizim çıkarımıza daha uygun, diye düşünmektedirler bir yıldan beri.
Ancak AKP İktidarının ABD Emperyalistleri için şöyle önemli bir faydalı yanı vardır: On küsur yıldır söylediğimiz gibi Tayyipgiller’in AKP’si ve hükümeti sıradan bir parti ya da hükümet değildir. Onların hukukla, kanunla vb. ile zerrece ilgileri, ilişkileri yoktur. Onlar, çıkar amaçlı bir suç örgütüdür. Kriminal bir yapıdır Tayyipgiller. Ve yaptığı hırsızlıklar, akçeli suçlar o denli büyüktür ki artık bunun üstü örtülür hiçbir yanı kalmamıştır. İktidardan düştükleri anda başta Tayyip gelmek üzere yüzlercesi hatta binlercesi yüz kızartıcı akçeli suçlardan dolayı yüzlerce yıllık hapis cezalarıyla yüz yüze geleceklerdir. Bu kaçınılmazdır. Onların 12 yıldan bu yana Türkiye’de çaldıkları kamu mallarının tutarının 2 trilyon dolara vardığı hesap edilmektedir, bazı namuslu ekonomi uzmanları tarafından. Sadece Tayyip’in 100 milyar dolar tutarında bir servete sahip olduğu, yıllarca yakınında bulunmuş, AKP’nin kuruculuğunu, programının yazıcılığını ve bakanlığını yapmış, uzmanlık alanı iktisat olan Prof. Abdüllatif Şener tarafından öne sürülmektedir.
Demek istediğimiz; başta Tayyip gelmek üzere Tayyipgiller’in tüm yetkilileri için artık bundan böyle normal, sıradan bir hayat yoktur. Onlar ya iktidarda kalıp vurgunlarını, zulümlerini ve ihanetlerini sürdürecekler ya da oradan düşüp cezaevini boylayacaklardır.
ABD Emperyalistleri de onların bu durumunu tabiî iyi bilmektedir. Bu sebeple de onların iktidarda kalabilmek için her türlü ihaneti, teslimiyeti, namussuzluğu ve ahlâksızlığı ABD’nin istemesi durumunda duraksamadan yapacaklarını bilmektedir. Ve işte o yüzden onları bir süre daha iktidarda tutayım, bu arada da hem Kıbrıs’ı tümüyle Türkiye’nin elinden kurtarır hem de Kürt Sorunu’nu benim istediğim şartlarda çözdürürüm, diye düşünebilmektedir. Şundan son derece eminiz ki, bu konularda hatta Ege ve Akdeniz’deki Türkiye’nin hakları konusunda da Tayyipgiller ABD’nin her istediğini yaparlar. Yeter ki ABD onları iktidarda tutsun.
İşte bu sebepten ABD Emperyalistleri bir yıldan bu yana Tayyipgiller’i iktidarda tutmaya devam etmektedir, kullanım süreleri dolmuş olmasına rağmen.
Pensilvanyalı’yla aralarındaki savaşın da ne şekilde sonuçlanması gerektiğine ABD’nin emperyalist uzmanları ve yöneticileri karar verecektir.
Gerçek Devrimcilerin görevi bu Amerikancı Paralel Yapılar ya da devletler arasında sürmekte olan ölüm kalım savaşında birinin ya da birkaçının yanında yer almak, “onunla beraber olmak” olamaz muhakkak ki.

Peki, nedir öyleyse devrimci tutum?
1- Dünyadaki tüm sosyal kötülüklerin, kan dökücülüklerin, vurgunların, soygunların, katliamların ve işgallerin baş sorumlusu olan, dünyanın emperyalist başhaydut devleti ABD Emperyalistlerine ve onun müttefiki AB Emperyalistlerine her hal ve şartta karşı olmaktır.
2- Onların her türden yerli-hain işbirlikçilerine ve o işbirlikçilerin dayandığı sınıfların varlığına yani Modern Finans-Kapitalistlere ve Antika Tefeci-Bezirgân sermayedarlara karşı olmaktır, onların ekonomik ve siyasal varlığına son vermek için mücadele etmektir.
3- Kürt Sorunu Türkiye’nin bugün, hatta on yıllardan bu yana en önemli siyasal sorunudur. Onu devrimci bir tarzda çözmek için mücadele etmektir. Yani Türk ve Kürt Halkının kardeşliğini, gerçek anlamda eşitliğini esas alan bir temelde çözümünü sağlamak için mücadele etmektir. Tabiî bu kardeşçe mücadele ABD Emperyalistlerine, AB Emperyalistlerine ve onların Türkiye’deki Antika ve Modern hain işbirlikçilerine karşı yürütülen devrimci mücadelenin bir parçası olacaktır. Ve çözüm bu devrimci mücadelenin zaferi sonrasında kurulacak Demokratik Halk İktidarının varlığında gerçekleşecektir.
PKK’nin, BDP’nin ve HDP’nin yürüttüğü ve amaçladığı mücadele ve çözüm ise ABD Emperyalistlerinin emri altında, onların çıkarları doğrultusunda oluşturulacak olan bir çözümdür. Bunun da adı Müslüman İsrail ya da İkinci bir İsrail devleti kurmak için yapılan mücadeledir. Bu çözüm Kürt Halkına özgürlük de mutluluk da getirmez. ABD Emperyalistlerine doğrudan bağlanmayı ve onların sömürü alanına girip uydu devletleri olma sonucunu doğurur. Başka da hiçbir şey doğurmaz. O bakımdan Kürt Sorunu’nun Amerikancı çözümü ile Devrimci Çözümü akla kara gibi birbirinin zıddıdır. Birbirinin 180 derece karşıtıdır.
Biz Gerçek Devrimciler, Önderimiz Hikmet Kıvılcımlı’nın 1954 yılında kurduğu Vatan Partisi ile birlikte İkinci Kuvayimilliye seferberliğimizi başlatmış bulunuyoruz. Yani İkinci Antiemperyalist Ulusal Kurtuluş Savaşı yürütmekteyiz 60 yıldan bu yana.
Önderimiz Kıvılcımlı’nın dediği gibi Birinci Milli Kurtuluş’un kazanımları güme gitmiştir. Türkiye, Antika ve Modern Parababaları tarafından yeniden Batı Emperyalistlerinin kucağına itilmiş ve Ortaçağın karanlıklarına sürüklenmeye başlamıştır. Tabiî aynı zamanda da Yeni Sevr’e doğru. Yani yeniden 1919 öncesindeki duruma düşürülmüştür. Bu bakımdan, bir İkinci Kuvayimilliyecilik artık gerçek devrimciler için kaçınılmaz olmuştur. Birinci Kuvayimilliye’nin ilke ve amaçları konusunda Usta’mızın “Cumhuriyet Bayramı Nedir” makalesi en özet, aydınlatıcı, yol gösterici metindir. Oradan birkaç paragraf alıntılayalım:
“CUMHURİYET BAYRAMI NEDİR
“Bunu, bize en iyi özetleyen kişi, Cumhuriyet’in ölümsüz kurucusudur.
“Mustafa Kemal, Türkiye’nin yüzyıllardan beri iki büyük kahredici gücü, iki büyük lanetleme gücü ezdiğini haykırdığı gün, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gönderine ilk Cumhuriyet bayrağını çekmişti.
“Bu iki kahredici, lanetleme, baş belası güç neydi?
“Mustafa Kemal’e göre; birisi Emperyalizm, öteki Saltanat’tı.
“EMPERYALİZM NEDİR
“Batıda, serbest rekabetçi tasını tarağını toparlamış ve iç çatışmalarını, dünya ölçüsünde kangrenleştirmiş olan, tekelci kapitalizmdi.
“SALTANAT NEDİR
“Kadim Tefeci-Bezirgân Sermayenin, her türlü gelişimi taşlaştırıp dondura koymuş olan derebeylik biçimiydi.” (agy)
Dikkat edersek; bugün de düşmanlar aynıdır. Batı Emperyalistleri ve onların Türkiye’deki işbirlikçileridir.
Öyleyse yapılması gereken de aynıdır. ABD-AB Emperyalistlerine ve onların yerli hain işbirlikçilerine karşı savaşmaktır.
Önderimiz bu savaşın zaruriliğini 60 yıl önce görmüş ve başlatmıştır. Biz, devrimci savaş bayrağımızı 1971’de ondan devraldık ve o günden bu yana taşıyoruz ve ona yakışır biçimde bu savaşı sürdürüyoruz.
Usta’mız Kıvılcımlı bu İkinci Savaş’ımız üzerine de andığımız makalesinin sonunda şöyle der:
“Birinci Kuvayimilliyecilik: SİLÂHLI, askercil, sıcak savaştı. Bu savaşın bütün yokluklarına rağmen cephesi açıkça belirliydi. Stratejisi ve taktiği az çok genel kurallara göre basitti. Hedefi ise olağanüstü kolay anlaşılırdı.
“İkinci Kuvayimilliyecilikte, cephe ne denli baş döndürücü, strateji ve taktik ne denli karmakarışık, hedef ne denli güç anlaşılır olursa
olsun, Birinci Kuvayimilliyeciliğin devrimci, kutsal Mustafa Kemal gelenekli CUMHURİYET BAYRAĞI başımızdadır.”
(agy)
Mustafa Kemal’in önderliğinde gerçekleşen Antiemperyalist Birinci Ulusal Kurtuluş Savaş’ımız yarım kaldığı ve mantıki sonucuna ulaştırılamadığı için onun getirdiği kazanımlar bir bir yitirilmiş ve Türkiye yeniden emperyalistler ve Ortaçağcı işbirlikçiler eline düşürülmüştür.
Yapmamız gereken Mustafa Kemal’in belirlediği ve savaşıp o gün için yendiği düşmanlara karşı yeniden bir savaş yürütmek ve onu zafere ulaştırmaktır.
Biz, ABD Emperyalistlerine ve onların işbirlikçilerine karşı 60 yıldan bu yana mücadele ediyoruz, bundan sonra da etmeye devam edeceğiz. Bu savaşın adı İkinci Kuvayimilliyecilik’tir ya da Antiemperyalist İkinci Milli Kurtuluş Savaşı’dır. Bu bir devrimci savaştır. Biz bu savaşı devrim biliminin düşürdüğü ışık altında ve onun prensiplerine uygun biçimde yürütüyoruz. Bu devrimci savaşın bilimcil adı Demokratik Devrim Savaşıdır. Bu savaşın zaferin sonrasında kurulacak iktidarın adı da Demokratik Halk İktidarı olacaktır. Ya da Demokratik Halk Cumhuriyeti olacaktır.
Tüm bu açılardan biz Marks-Engels’in, Lenin’in, Doğunun büyük devrimcilerinin, Mollanur Vahidov’un, Sultan Galiyev’in, Turar Rızkırov’un, Mustafa Suphi ve Onbeşler’in, Mustafa Kemal’in, Birinci Kuvayimilliyecilerin ve Hikmet Kıvılcımlı’nın gerçek mirasçısı ve devamcılarıyız. Onların yürüttüğü mücadeleyi devrimci sonuçlarına ulaştıracağız. Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni kuracağız. Eninde sonunda bu amacımıza mutlaka ulaşacağız.
Bizim devrimci savaş stratejimiz budur. Dünyadaki, bölgemizdeki ve ülkemizdeki tüm gelişmeleri bu stratejimizin ışığı altında görür, değerlendiririz.
Emperyalistler ve işbirlikçileri mutlaka kaybedecekler ve defolup gideceklerdir ülkemizden, bölgemizden. 30.07.2014
Halkız, Haklıyız, Yeneceğiz!

Comments are closed.