Değil midir ki insanlığın yarısı biziz, kavganın da yarısı bizimdir!

Ve kadınlar,

bizim kadınlarımız

korkunç ve mübarek elleri

ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle

anamız, avradımız, yarimiz

ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen

ve soframızdaki yeri

öküzümüzden sonra gelen

ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız

ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki

ve kara sabana koşulan ve ağıllarda

ışıltısında yere saplı bıçakların

oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan

kadınlar,

bizim kadınlarımız

 

Böyle tasvir ediyordu Nazım Hikmet yedi düvele karşı verdiğimiz Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’nda Akşehir üzerinden Afyon’a doğru kağnılarla, sırtlarında ve bebek kundaklarında cephanelik taşıyan kadınlarımızı.

Nazım’ın bu canlı kadın tasvirlerine biz de asrımızdan eklemeler yapalım.

Bursa’da bir fabrikada diri diri yanan 5 kadın işçimiz, İstanbul’da selde ölen işçi kadınlarımız, Ceylanpınar’da ölen tarım işçisi kadınlarımız,

Her gün kocası, eski eşi ya da bir yakını tarafından katledilen, işkenceye maruz kalan, ya namus ya da töre adına hunharca öldürülen kadınlarımız,

Gericiler tarafından “din elden gidiyor” denilerek mızrak ucu yapılıp Ortaçağ karanlığına gönüllü hale getirilen kadınlarımız,

Çocuğuna yiyecek bulamadığı için canına kıyan onlarca kadınımız, çöp bidonlarında minicik elleriyle bir dilim ekmek bulabilmek için onurunu ayaklar altına alan kadınlarımız,

Gencecik yaşında babası yaşındaki adamlarla zorla evlendirilen kızlarımız,

Mezar taşına ölüm sebebi açlık diye yazılan bebelerimizin onurlu anaları,

Yerli ve yabancı Parababalarının ve onların uşakları Tayyipgiller’in medyası tarafından dizilerle, filmlerle, evlilik programlarıyla düşünemez hale getirilen, tüm insanlık değerlerinden arındırılmaya çalışılan kadınlarımız,

Parababalarının zindanlarında ölüme mahkûm bırakılan kadınlarımız,

Fabrika cehennemlerinde yarımız olan erkeklerle sigortasız, güvencesiz, sendikasız çalıştırılan işçi kadınlarımız, analarımız, bacılarımız…

   Ey, toplumun yarısı olan biz kadınlar; yalansız, sömürüsüz, sınıfsız bir dünyayı erkeklerimizle birlikte kuracağımız kavganın dirençli, öfkeli, fedakâr neferleri, işte 21’inci asırda Türkiye’mizde halimiz bu!..

Bu kendi gerçekliğimizin yanına bir de şu tarihi gerçekliği koyalım. Bundan tam 156 yıl önce, 8 Mart 1857 yılında Amerika’nın New York şehrinde bir tekstil fabrikasında yanan 129 dokuma işçisi kadının çığlıkları yeryüzünü kapladı. Parababalarının yaktığı fabrikada cayır cayır katledilen bu onurlu kadınların bedenleri bizlere mücadelenin kızıllığını getirdi. Yanan bedenlerden yeryüzüne mücadele külleri döküldü. Kavgaları farklı topraklarda filizlendi. 129 kadın işçi, fabrika cehenneminde 15-16 saat çalışıyor ancak çok düşük ücret alıyordu. Daha iyi yaşama koşulları, eşit işe eşit ücret ve 8 saatlik işgünü talepleriyle greve çıktılar. Akrebin sokması nasıl doğası gereği ise Parababaları da doğaları gereği davrandı. Kan emici Parababaları bugün de yaptıkları gibi, grevi zorla ve kanla bastırdılar. 129 kadın işçi kapatıldıkları fabrikada göz göre yakılarak katledildi.

Ve 1910 yılında devrimci kadın önderlerden Clara Zetkin’in önerisiyle 8 Mart, II. Enternasyonal’e bağlı Sosyalist Kadın Konferansı’nda Dünya Emekçi Kadınlar Günü ilan edildi.

Amerikan İşçi Sınıfının bağrından çıkan o alev, o günden bugüne Dünya İşçi Sınıfının mücadelesinde bir ateş topu gibi büyüdükçe büyüyor.

 

Peki kadın insanlık tarihi boyunca hep ezilen-sömürülen cinsiyet miydi?

Bilimsel verilere göre yarımız olan kadın, günümüzden on bin yıl öncesine kadar topluma önderlik ediyordu. Soy kadının üzerinden gelişirdi, kadın önderdi, saygı duyulandı. Fakat bu önderliğini hiçbir zaman karşı cinsiyet olan erkeği sömürmek için kullanmadı, kullanamazdı da. Çünkü bu Anacıl Düzenin hâkim olduğu İlkel Komünal Toplumun doğasına aykırıydı. Çünkü insanlığın bu aşamasında sömürü diye bir olgu yoktu.

 

Nasıl oldu da kadın alt oldu?

Yine kadın, insanlığın Çoban Toplumu Aşamasında toplumun en önemli maddi zenginliğini meydana getiren evcilleştirilmiş hayvan sürülerinin erkeğin yönetiminde olmasından dolayı, o güne dek sürdürdüğü önderlik rolünü kaybetmiştir. Kadının bu sebeple alt edilişi, o güne dek varlığını sürdürmüş olan, her iki cinsiyeti de aşağılamayan, ezmeyen Anacıl Düzenin de sonu olmuştur. Onun yerine erkeğin, toplumun egemeni olduğu Ataerkil (Babahanlık) Düzeni geçmiştir.

Sınıflı topluma geçişle birlikte kadın, sosyal hayatın da dışına itilerek aşağılandı, ikinci sınıf cinsiyet, zevk aracı muamelesi gördü.

15’inci Yüzyılda ise Sanayi Devrimiyle beraber dünyada artık kapitalist üretim yordamı başlamıştır. Kapitalist toplumun temeli ise daha fazla kâr için işgücünün olabildiğince sömürülmesidir. Kapitalist için önemli olan işgücünü en ucuza kapatarak en yüksek artıdeğer sömürüsünü gerçekleştirmek, daha çok kâr etmektir. Bu amacına ulaşmak için de kapitalist, en kolay biçimde ve ucuza sömürebileceği kadın ve çocuk işgücünü kullanagelmiştir.

 

Emperyalizm, Emekçi Kadınlarımızı İşçi Sınıfımızla birlikte acımasızca sömürüyor!

Bugün ise kapitalizmin tekelci, asalak, gerici, can çekişen hali olan emperyalizm çağındayız. Güzelim mavi gezegenimiz bir avuç Parababası için cennet, milyarlarca insan için ise cehennem haline gelmiştir. Emekçi halklar, bütün dünyada açlık, yoksulluk, sefalet içinde yaşarken bir avuç Parababası ise hiçbir emek harcamadan zevküsefa içinde yaşamaktadır.

Dünyanın başhaydudu işkenceci başı, kanlı zalim ve halkların başdüşmanı ABD ve suç ortağı AB, kendi çıkarları için, başta Ortadoğu Halkları olmak üzere, tüm dünya halklarına saldırmaktadırlar. İşte her gün yanı başımızda kardeş ülke Suriye’de ve Filistin’de Parababalarının tüm iğrenç, aşağılık, kepaze yüzünü görmekteyiz. Ölüm meleği AB-D, dünya halklarına özgürlük, demokrasi, insan hakları getiriyorum aldatmacasıyla milyonlara kan, acı ve gözyaşı sunmaktadır. Unutmayalım ki bu süreçteki tüm emperyalist savaşlar da en çok kadınları ve çocukları vuruyor.

Yurdumuzda ise ABD-AB uşağı yerli satılmışlar hükümeti Tayyipgiller, ağababalarının emirleri doğrultusunda vatanımızın birçok toprağını AB-D Emperyalistlerinin çıkarları uğruna füze sistemleri ve son teknolojik silahlarla donatmışlardır. Uğrunda milyonlarca insanımızın kan döktüğü bu topraklarda artık AB-D Emperyalistlerinin askerleri bulunmaktadır. Kısacası Tayyipgiller halklarımızı AB-D’ye paralı asker olarak peşkeş çekmektedir. Analarımıza, acıların en büyüğünü, evlat acısını yaşatmaya da devam etmektedir.

Vatan millet nedir bilmeyen, ideolojileri şeriatçılık olan Antika Tefeci-Bezirgân Sınıfın temsilcisi bu güruh, Türkiye Halklarını demokrasi maskesi adı altında işsizlik, pahalılık, yoksulluk cehenneminde yakmaktadır. İktidara geldikleri 2002’den beri milyoner sayısında 5.5 (beş buçuk) kat artış olmuş. 2003’te iki mahalleye bir milyoner düşerken şimdi artık her mahallede nur topu gibi üç milyonerimiz var.

 

 

Peki, ama biz emekçi halklara ne düşüyor?

Zaten açıklanan en son 773 TL’lik asgari ücretle halklarımıza ölümlerden ölüm beğendiriyorlar. Bu asgari ücrete karşılık, dört kişilik bir ailenin açlık sınırı, Ocak 2013 itibarıyla 1011 TL, yoksulluk sınırı ise 3197 TL’dir. Yani Parababaları biz emekçi halklara “paran varsa yaşa, paran yoksa öl” diyorlar.

Bu rezil Parababaları düzeninin yarattığı işsizlik pahalılık cehenneminde başta İşçi Sınıfımız olmak üzere tüm emekçi halkımız yanmaktadır. Kadınlarımız ise daha da acımasız bir biçimde sömürülmektedir.

Yarısömürge haline getirilmiş ülkemizde kendi kadınlarımız, kızlarımız, analarımız ve bacılarımız açısından bu acımasız sömürü daha da katmerlidir. Bu kısır döngü, acımasız sömürü, kadınlarımız için neden daha da çetrefilli hale gelmiştir?  

Yukarıda da dediğimiz gibi Türkiye Halkları, Finans-Kapitalin ve altı bin yıllık Antika-Tefeci Bezirgân Sınıfın sömürüsü altında inim inim inlemektedir. Bu yüzden kadının durumu ülkemizde çok daha içler acısıdır. Bunu Türkiye Devrimi’nin Önderi Hikmet Kıvılcımlı “Tarih-Devrim-Sosyalizm” ve “Türkiye’nin Üç Katlı Sosyal Ehramı, Kadın Sosyal Sınıfımız” vb. eserlerinde herkesin anlayabileceği bir durulukta ortaya koymuştur.

 

Bu sorunun çözümü nasıl olacaktır?

Bildiğimiz gibi Ortaçağcı zihniyeti temsil eden Şeriatçılar, kadına kurtuluş yolu olarak Şeriat düzenini gösterirler. Şeriat, Ortaçağcı Antika Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının ideolojisidir ve bu ideoloji kadını özgürleştirmez, köleleştirir. Şeriatçılar ülkenin dört bir yanına yayılmış tarikatları aracılığıyla genç kızları afyonlayarak onları Ortaçağ gericiliğine yani köleliğe, cariyeliğe razı; dört duvar arasında, mutfak ve yatak odasında yaşamaya gönüllü hale getirmektedir.

Ülkemizde şu an iktidarda olan Tayyipgiller de ülkemizi Ortaçağ karanlığına götürmek istemektedir. Özellikle uygulanmaya başlanan 4+4+4 Kesintili Eğitim Sistemiyle birlikte ve okullarda kılık kıyafet serbestîsi adı altında artık beş-altı yaşındaki kızlarımız türbanla derslere girebilecektir.

 

Şeriat kadının kurtuluşuna çözüm olabilir mi?

Bu soruya rakamlarla cevap verelim: Adalet Bakanlığının verilerine göre, Türkiye’de kadınlara yönelik cinayet oranı 2002 ile 2009 yılları arasında yüzde 1400 artış gösterdi. Her gün ortalama 5 kadının öldürüldüğü Türkiye’de, kadına karşı cinayet, taciz ve tecavüz 2012 yılında olduğu gibi 2013 yılının başlarında da devam etti. Resmi kayıtlara göre 2012 yılının ilk 11 ayında toplam 147 kadın katledildi, 300 kadın tacize ve tecavüze uğradı, 208 kadın şiddete maruz kaldı. Henüz yeni girdiğimiz 2013 yılının ilk 6 gününde dahi en az 4 kadın erkek eliyle katledilirken, 2 kadının ise intihar ettiği belirtiliyor.

Erkeğin işlediği cinayetlerin arkasında Parababalarının medyasına göre “aldatma”, “boşanma”, “aşk”, “namus” veya “kıskançlık” vardı. Böylece bu vahşi katliamlar toplum nazarında meşrulaştırıldı ve yargı da katillere ya alt seviyeden ceza veriyor ya da onları delil yetersizliğinden serbest bırakıyor.

İşte “kadın erkek eşitliği yaradılışa ters” diyen Şeriat özlemcisi Tayyip Erdoğan’ın başkanlığındaki ve kadın cinayetleri için “münferit olaylar” diyen Fatma Şahin’li Tayyipgiller iktidarının kadına verdiği değer bu kadardır. Amerikan-CIA dinciliği yapan Tayyipgiller halkımızın samimi dini duygularını istismar edip “cennet anaların ayakları altındadır” diyerek gerçek Şeriatçı özlemlerini saklamaktadır.

 

Gelelim çözüm diye sunulan bir diğer akım olan Feminizme. Feminizm, her düzende kadının haksızlığa uğradığını, yaşanılan toplumsal sistemin kapitalizm ya da sosyalizm olmasının hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini savunur. Sınıfsal sömürüyü inkâr ederek, görmezlikten gelerek erkeklere karşı mücadele yürütür ve ezen-ezilen ayrımını görmezden gelerek tüm kadınların haklarının savunulması gerektiğini savunur. Bu yüzdendir ki burjuva akımıdır, burjuvazinin saygı ve hoşgörüsünü kazanmıştır.

 

İyi ama o zaman Kadın Sorunu nasıl çözülecektir?

Kadının çifte sömürüsüne son vermenin ilk adımı;

“Kadının sosyal hayatın her alanında en aktif biçimde rol almasını sağlamaktır. Kadın, ekonomik hayatta da, siyasi ve entelektüel hayatta da erkeğe eşdeğer bir görev alacaktır. Yani ekonomik hayatta erkeğin hâkimiyetine son verilecektir. Kadınla erkek eşitlenecektir. Böylece de kadının aşağılanmasına yol açan (onu aşağılayan şartları devamlı üreten) mekanizma kırılmış-ortadan kaldırılmış olacaktır. Erkek egemen düzen, temeli ortadan kaldırılmış olduğu için yıkılmaya; kadın da hakkı olan saygınlığı yeniden kazanmaya başlayacaktır.

Kafaları en çağdaş bilimle, demokratik ve laik kültürle donatılan Kadınlarımız, elbette sosyal hayatın her alanında aktif bir biçimde çalışmak isteyecek ve toplumda hak ettikleri yeri alacaklardır. Tabiî bu iş siyaset yapmayı da kendiliğinden içerir. Doğaldır ki bu alanda da erkeklerle yarışacaklardır. Böylelikle kurtarılmayı, yardım edilmeyi bekleyen ve uman; zayıf, güvensiz insanlar olmaktan çıkacaklar, en insancıl ideoloji sahibi kurtarıcılar, topluma yön vericiler de olacaklardır.

Kadının Kurtuluşunun ikinci ve son aşaması da; toplumda on bin yıldan beri kökleşmiş olan, kadını aşağılayan geleneklerin, kültürün ve alışkanlıkların bütünüyle ortadan kaldırılması-silinmesiyle gerçekleşecektir.’’ (Halkın Kurtuluş Partisi Programı’ndan)

İşte Kadın Sorununun kökten çözümü, bu amaç doğrultusunda verilecek siyasi iktidar mücadelesiyle sağlanacaktır. Bunun yolu da Halkın Kurtuluş Partisi etrafında örgütlenmekten ve bunun için de mücadeleye boylu boyunca dalmaktan geçmektedir.

Bu bilinçle gerçek 8 Mart’ın özüne, ruhuna ve kavgasına sahip çıkmalıyız. 156 yıl önce 129 kadın işçinin başlattığı kavgalarını nihai sonucuna ulaştırabilmeliyiz. Bunun için de bu günün tarihsel gerçekliğini iyi kavramalı ve kavratmalıyız. Kadının gerçek kurtuluşu İşçi Sınıfının kurtuluşundan bağımsız değildir. Parababaları, Emekçi Kadınlar Günü’nün içini boşaltmak; anlamsız, sıradan bir gün haline getirmek için 16 Aralık 1977’de 8 Mart’ı Birleşmiş Milletler kararıyla “8 Mart Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan etmişlerdir. Bu günün bu şekilde içini boşaltarak 8 Mart’ı yaratanlara ihanet etmektedirler.

8 Mart; halklara zulmeden, kadınlarımızı içler acısı bir dünyaya mahkûm eden, emperyalist savaşların devam etmesini gerekli bulan, işçilerin kanını emen Hillary Clinton’ların, Güler Sabancı’ların, Ümit Boyner’lerin, Fatma Şahin’lerin, Emine Erdoğan’ların, Irak’taki emperyalist savaş için milyonlarca Iraklı kadın ve çocuğun ölümüne “değdi” diyen Madeline Allbright’ların, dünyayı bin devletli hale getirme planının kukla uygulayıcılarından Condelezza Rice’ların, ülkemizdeki satılık medyanın kalemşörleri Nazlı Ilıcak’ların, Nagehan Alçı’ların günü değildir.

Emperyalist sömürü altında zulümleri, acıları yaşayan, emperyalist canavarların haksız savaşlarında ve işgallerinde ölen, tecavüze uğrayan, eşlerini, çocuklarını kaybeden; ülkemizde Antiemperyalist Birinci Kurtuluş Savaşı’nda elde silah erkeğiyle omuz omuza düşman yedi düvele karşı savaşan Türk, Kürt, Çerkes, Arap, Laz… analarımızla, bacılarımızla, kızlarımızla; tarihteki sosyal devrimlerde erkeğiyle en önde kararlıca, direngen şekilde, en yılmaz biçimde kahramanca savaş veren emekçi dünya kadınlarıyla bu kadınlar bir tutulamaz.

Son sözü yine Partimizin ve Türkiye Devriminin Önderi Hikmet Kıvılcımlı’ya verelim:

‘Yarımız’ olan kadınlar ‘bütün yasak edilmiş güçler gibi, yeraltında, gizli, sağır, derinden derine işleyen bir güçtür.’(Kadın Sosyal Sınıfımız.)

“(…) Kadını kurtarma” dans partili salonda kadeh tokuşturmakla olmaz. Kadını kurtarıcı yapmakla, kadını toplumsal ülkü ve görev sahibi etmekle olur.” (Türkiye Köyü ve Sosyalizm)

 

Selam Olsun 8 Mart’ı Yaratan Kadınlarımıza!

Selam Olsun 8 Mart’ı Yaratan Kadınlarımızın Yolundan Giden Kadınlarımıza,

Analarımıza, Kardeşlerimize!

8 Mart Kızıldır, Kızıl Kalacak!

 

Kurtuluş Partili Kadınlar

Comments are closed.