Kayıt No 6
Haber Başlık MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ
Özet

LAİK, YURTSEVER, KARINCALAR GİBİ ÇALIŞKAN VE ÜRETKEN, ZEKİ BİLİM KADINI MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ

TÜRKİYE’NİN ONURUDUR!

Çivi yazısı ile yazılmış üç bin Sümer tabletinin anlamını çözerek o kültürün ve tarihin gün ışığına çıkarılarak insanlığa kazandırılmasında çok önemli rol oynayan saygıdeğer bilim kadını Muazzez İlmiye Çığ, bizim onurumuzdur. Arkeoloji ve Tarih dünyasının “Sümer Kraliçesi” ünvanlı bu değerli Bilim İnsanı, Ankara DTCF’deki 4 yıllık Sümeroloji ve Hititoloji öğreniminin ardından, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, 33 yıl durup dinlenmeden karıncalar gibi çalışarak, çalışma arkadaşları Hatice Kızılyay ve Sammuel Noah Kramer’le birlikte binlerce Sümer tabletini çözmüştür. Sadece bununla kalmamış, o kültürün; Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyeti çok önemli oranda etkilediğini, belirlediğini de, yazdığı on üç bilimsel kitapta somut kanıtlarıyla ortaya koymuştur.


Tam Metin

Muazzez İlmiye Çığ’ın “İbrahim Peygamber”, “Kur’an, İncil ve Tevrat’ın Sümer’deki Kökeni” adlı eserleriyle Sammuel Noah Kramer’in “Tarih Sümer’de Başlar” adlı eserini her türden önyargı ve bönyargıdan arınmış olarak okuyanlar ve ortaya konan tezlerin somut, açık, kesin kanıtlarını akıl süzgecinden geçirenler, yukarıda adı geçen din kitaplarında anlatılan hikayelerin, yüzde altmış, yetmiş oranında Sümer, Akad, Babil, Asur efsanelerinden (söylencelerinden)-mitoslarından alınma olduğunu göreceklerdir. Yani o efsanelerin ufak tefek değişikliklerle tekrarlandığını göreceklerdir. Esmaü’l-Hüsna, cennet, cehennem, yasak meyve, bu meyvenin yenilmesinden dolayı cezalandırma, kaburga kemiği, Nuh Tufanı, Lut’un kızları ile yatışı, miraç, Musa, Tûr-i Sîna ve kutsal kitaplarda gerçekmiş gibi anlatılan daha bir hayli hikâyenin aslının Antik Mezopotamya Kültüründe bulunduğunu, Muazzez İlmiye Çığ ve meslektaşlarının-meslek arkadaşlarının çözdüğü bu kil tabletler çok açık ve kesin kanıtlarıyla ortaya koymaktadır.

“Türban”ın da bu antika kültürden geldiğini, M. İ. Çığ Hocamız bize yine kanıtıyla göstermiştir:

Türbanı da ilk kez, Sümerlilerde, tapınaklarda tanrı adına genel kadınlık yapan rahibelerin-tapınak fahişelerinin taktığını (kullandığını), M. İ. Çığ Hocamız, bir tarihi gerçek olarak bize göstermiştir.

Bu tapınak genel kadınları “Türban”ı bir kutsallık simgesi, bir üstünlük göstergesi olarak kullanmaktadırlar. Kendilerinin diğer kadınlardan farklı, tabii daha üstün, daha değerli ve tanrı hizmetinde oldukları için daha kutsal olduklarının bir belirtisi, bir işareti olsun diye başlarına örtmekte-bağlamaktadırlar.

 Sümerlilerdeki bu adet daha sonra Asurlulara geçmiş:

“Daha çok sonra İ.Ö. 1600 yıllarında bir Asur kralının yaptığı kanunla evli ve dul kadınların da başlarını örtmesi şart koşulmuş. Böylece bu kadınlar da yasal seks yapan mabet fahişeleri gibi kabul edilmiş oluyor. Bu gelenek önce Yahudi kadınlarına geçmiş daha sonra da İslam kadınlarına uygulanmış.” (M. İ. Çığ, Vatandaşlık Tepkilerim, s.163)

Kilise rahibelerinin başlarını örtmeleri de bu Sümer geleneğinin Yahudilerden Hıristiyanlığa geçmesiyle olmuştur. Zaten Hıristiyanlık başlangıcında Museviliğin bir mezhebi biçiminde ortaya çıkmıştır. İ.S. 69’da yazılan, bilinen en eski İncil olan “Yuhanna’ya Gelen Vahiy” adını ya da başlığını taşıyan “Yuhanna’nın Vahiy Kitabı” bu gerçeği net olarak gösterir.

Musevilikten veya Yahudilikten, Arap töresine girmiştir türban. Oradan da İslama geçmiştir. Yani türban, bir Sümer âdetinin dinlere girerek kutsallık kazanmasından ve tanrıcıl bir giyim eşyası şekline sokulmasından başka bir şey değildir. M. İ. Çığ, tarihi bulguların-verilerin ışığında bu gerçeği bize göstermektedir. Bir bilim insanı olarak takdir edilmesi gereken bir iş başarmaktadır.

  Olayları her şeyden önemli, nasılsalar öylece gören ve değerlendiren, sebeplerini ortaya koyarak bilinir-anlaşılır kılan, bilimi en gerçek, en değerli yol gösterici kabul eden biz,  M. İ. Çığ gibi, çalışkan, zeki, başarılı, üretken, sevimli, pamuk gibi ak pak tertemiz bir bilim kadının ellerinden öperiz. O’na takdir, sevgi ve saygılarımızı sunarız, onunla övünürüz, gurur duyarız…

Gerçek insan olan herkes de böyle davranır.

Fakat din alıp satmayı; saf, bilinçsiz insanlarımızın masum din duygularını en hayâsızca sömürmeyi, en önemli, siyasi getirisi en yüksek politik araç olarak gören Ortaçağcı güçler, doğaldır ki bilime de, gerçeklere de M. İ. Çığ gibi yurtsever, laik, aydın namusuna ve insan onuruna sahip bilim insanlarına düşman olacaklardır. Bunu da çok iyi anlıyoruz.

Bu vatan, halk, bilim düşmanı güçler, 6 bin yıldan beri insanlığın baş belası kesilen asalak, vurguncu Tefeci-Bezirgân Sermaye Sınıfının siyasi temsilcileridir.

Bunların en tepedeki temsilcileri, zimmet, ihaleye fesat karıştırma, görevi kötüye kullanma gibi, hemen hepsi de yüz kızartıcı suçlar kapsamına giren 7 tane yolsuzluk davasından yargılanmaktadır. Bu yüzden 3 Kasım 2002 seçimleri öncesinde defalarca millet önünde söz vermesine rağmen, iktidara gelince “milletvekili dokunulmazlığı”nın kaldırılmasına, “biz mahkemelere güvenmiyoruz” diyerek yanaşmamaktadır.

Yine bilindiği gibi iktidar partisi milletvekillerinin, yukarıdaki içerikte 40 tane davası vardır. Bu davalar, onlar meclise kapağı attıkları için beklemeye alınmıştır. Davalar süreci durdurulmuştur.

Bunlar yeniden seçilebilmek, hep mecliste kalabilmek, böylece de davalarını zaman aşımına uğratarak düşürebilmek ve de daha çok vurgunlar vurabilmek için çok iyi bildikleri din sömürüsünü yapmaya mecbur olurlar. Bilinçsiz kızlarımızı, kadınlarımızı başörtüsü sömürüsü yaparak kandırmak, aldatmak kendi siyasi amaçları için kullanmak zorundadırlar. Çünkü bunların halkımıza verebileceği olumlu hiçbir şey yoktur.

Orhan Pamuk, Hrant Dink, Elif Şafak, Perihan Mağden gibi “gusano” lara en hararetli biçimde sahip çıkan, onların duruşmalarına ünlü temsilcilerinden oluşan heyetler gönderen, bu heyetleri ve Batıdaki merkezlerinden yaptıkları açıklamalar ve tehditleriyle mahkemeleri baskı altına alan, ABD ve AB Emperyalistleri; Rektör Yücel Aşkın, M.İ. Çığ gibi laik, yurtsever, namuslu aydınların yakıştırma gerekçelerle yargılanmaları, tutuklanmaları karşısında kılını bile kıpırdatmaz. Görmezlikten, duymazlıktan gelir. Tıpkı İsrail’in, Filistin’de, Lübnan’da masum sivilleri, kadınları, çocukları acımasızca füzelerle vurarak katlederken suskun kaldığı gibi, suskun kalır.

Çünkü İsrail kendilerinin Ortadoğu’daki jandarmasıdır. Çıkar ortağıdır. Ondan destekler İsrail’i.

  Orhan Pamuk, Hrant Dink, Elif Şafak, Perihan Mağden gibi; ruhlarını ABD ve AB emperyalistlerine satmış, ulusal değerden ve aydın namusundan yoksun yeni Ali Kemaller de ABD ve AB’nin Türkiye’deki hizmetkârlarıdır.

Orhan Pamuk, I. Kuvayımilliye’nin önderi Mustafa Kemal için, “çocukluğunda kızkardeşiyle tarlada karga kovalayan sapık bir padişah” diyebiliyor, “Kara Kitap”ında.

Hrant Dink, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda “Ne bayramı ağabey ya, bugün benim içimin kan ağladığı gündür” diyebiliyor.(Cumhuriyet 5 Eylül 2006)

Velhasıl bunlar Lloyd George’un torunlarıdır. O ünlü Türkiye düşmanı gibi “Sevr”cidirler.

İşte bu yüzden bütün imkânlarını seferber ederek destekler bunları ABD ve AB emperyalist haydutları.

Prof. Yücel Aşkın ve M. İ. Çığ’sa yurtsever ve laiktir. Bu değerler ve bunlara sahip insanlar, işlerine gelmez ABD ve AB çakallarının. Tabi aynı zamanda bu emperyalistlerin hizmetinde olan TÜSİAD’cıların, TOBB’cuların ve satılmış “Sevr”ci medyanın.

Bu alçakça gidiş, elbette durdurulacaktır. Batılı emperyalist çakallar ve onların Türkiye’deki müttefikleri olan TÜSİAD’cılar, TİSK’çiler, TOBB’cular, satılmış, pezevenk, “Sevr”ci parababaları medyasının hain, dönek yazar-çizerleri ve şerefsiz holding profesörleri-“televoleci ekonomistler” yine düş kırıklığına uğrayacaklar. I. Kuvayımilliye’de olduğu gibi, onlar boşuna hevesleniyorlar, erken bayram ediyorlar… Bu halk bir yere kadar kandırılabilir, ama asla sonuna kadar kandırılamaz. Bir yerde-bir noktada uyanır ve kurtuluşu yönünde davranışa geçer. Buna inancımız tamdır.

 

Kahrolsun ABD, AB Emperyalistleri ve Yerli Satılmışlar!

Yaşasın Halk Kurtuluş Hareketi!
Tarih 2007/03/02
images
Görüntüleme 3043
Halkın Kurtuluş Partisi | Arşiv Tarama