Örnek Resim
SON DAKİKA

Anasayfa > BASIN AÇIKLAMALARI > Samimi CHP’li kardeşler; “Dersimli Kemal” ve avanesinin “Yeni CHP”si, aslında Tayyipgiller’e karşı muhalefet filan yapmıyor. Rol gereği “muhalefetçilik” oynuyor. Böylece de, Meclisteki diğer Amerikancı Burjuva Partileri gibi, Tayyipgiller’in BOP yolculuğuna yandan çarklı destek çıkmış oluyor…

Samimi CHP’li kardeşler; “Dersimli Kemal” ve avanesinin “Yeni CHP”si, aslında Tayyipgiller’e karşı muhalefet filan yapmıyor. Rol gereği “muhalefetçilik” oynuyor. Böylece de, Meclisteki diğer Amerikancı Burjuva Partileri gibi, Tayyipgiller’in BOP yolculuğuna yandan çarklı destek çıkmış oluyor…

Samimi CHP’li kardeşler;

“Dersimli Kemal” ve avanesinin “Yeni CHP”si, aslında Tayyipgiller’e karşı muhalefet filan yapmıyor. Rol gereği “muhalefetçilik” oynuyor. Böylece de, Meclisteki diğer Amerikancı Burjuva Partileri gibi, Tayyipgiller’in BOP yolculuğuna yandan çarklı destek çıkmış oluyor…

Durun; hemen kızmayın bize.

Bakın size 2 kanıt sunacağım. Ve siz de hak vereceksiniz bana…

1- 16 Nisan’daki, Firavun Sarayına Firavun Yerleştirme Anayasası Referandumunu çok açık ve kesin bir biçimde Tayyip kaybetti.

Kaybedişe doğru gittiğini görünce de 16 Nisan akşamı, anında Tayyipgiller’in bir yan kuruluşu haline getirmiş oldukları YSK’ye hemen bir dilekçe sundu, Tayyip’in adamı. Bu dilekçesinde çok net bir biçimde, kanunsuzluk yapmalarını önerdi, YSK’ye.

Ne talep etti?

Sandık Kurulu mührü taşımayan oy pusulası zarfları içinde kullanılan oyların da geçerli sayılmasını…

Oysa neydi, Seçim Kanunun açık ve kesin hükmü?

Aynen şu:

“Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, (…) oy pusulaları geçerli değildir.” (Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, m. 101)

Görüldüğü gibi, kanun hükmü çok açık ve kesin.

YSK ne yapıyor?

Bu kesin hükmü yok sayıp Tayyipgiller temsilcisinin dilekçesinde talep ettiği kanunsuzluğu kabul edip geçiyor. Yani alanen ve resmen kanunu çiğniyor. Hukukçular buna “Tam Kanunsuzluk” adı verirler. Yani hiçbir kaçamak yolu olmayan, bilerek ve isteyerek kanunsuzluk yapmaktır bu.

Ayrıca da, tabiî, suç işlemektir. Böylece YSK, ağır bir suç işlemiştir, bunun hesabını da elbet bir gün kanun karşısında verecektir.

İsterseniz, konuya bir de hukukçu gözüyle bakalım. Anayasa ve İdare Hukuku Profesörü Kemal Gözler’in, konuya ilişkin makalesini aktaralım:

***

MÜHÜRSÜZ OY PUSULASI TARTIŞMASI

YSK’nın 16 Nisan 2017 Tarih ve 560 Sayılı Kararı
Hakkında Bir İnceleme

Kemal Gözler

Referandumun yapıldığı 16 Nisan 2017 Pazar günü akşamından beri ülkemizde bir “mühürsüz oy pusulası” tartışması sürüyor.

16 Nisan Pazar günü oy verme işlemi devam ederken Yüksek Seçim Kurulu (YSK), il ve ilçe seçim kurullarına ve sandık kurullarına bir duyuru gönderdi. YSK’nın resmî internet sitesinde de yayınlanan duyuru aynen şöyledir:

“Bazı sandık kurullarının seçmene oy pusulası ve zarflarını sandık kurulu mührüyle mühürlemeden verdikleri yolundaki yoğun şikâyetler üzerine bugün toplanan Yüksek Seçim Kurulu sandık kurulu mührü taşımayan oy pusulası ve zarfların dışarıdan getirilerek kullanıldığı kanıtlanmadıkça geçerli sayılmasına karar vermiştir.

Sayım döküm işleminin buna göre yapılması gerekmektedir.

Kamuoyuna, il ve ilçe seçim kurullarımıza, sandık kurullarına ve siyasi partilere duyurulur”.

Ne var ki YSK, bu duyurunun dayanağı olan Kararını ancak bu duyurunun yapılmasından iki tam gün geçtikten sonra, 18 Nisan Salı günü akşama doğru resmi internet sitesinde yayınlayabilmiştir.

Burada YSK’nın söz konusu kararının hukuka uygunluğunu inceleyeceğiz.

I. KARAR

Önce kararın gerekçesini görelim. YSK’nın, 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararının gerekçe kısmında şöyle denmektedir:

“Serbest ve demokratik seçim hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Ek 1 No.lu Protokolün 3. maddesi ile güvence altına alınmıştır.

Ek 1 Protokol 3. madde, sadece milletvekili seçimine ilişkin seçme hakkını düzenlemekle birlikte özü itibariyle serbest seçim hakkını önemsemekte ve koruma altına almaktadır. …

Anayasa ve Uluslararası Sözleşmeler ile koruma altına alınan temel bir hakkın kullanılması sırasında uyulması gereken kurallara aykırı davranılması halinde, somut olayla ilgili olarak yapılacak olan değerlendirmede; hakkın özünün korunması ve normun yorumunun, gerçekleşmesi beklenilen amaçla uyumlu olması gerekir.

Asıl olan temel bir hakkın korunması olup, hakkın kullanılmasına ilişkin belirlenen usul kuralları hakkın güvenli bir şekilde kullanılmasını temin eden araç niteliğindedir. Bireye tanınan hakkın güvenli şekilde kullanıldığının tespit edildiği hallerde, hakkın kullanılmasının korunmasına yönelik bir araç olan usul hükümlerinden birine aykırılığın, hakkın özünü ortadan kaldıracak şekilde yorumlanması mümkün değildir.

… Seçimlerde kullanılan oy pusulası ve zarfların sadece Yüksek Seçim Kurulu tarafından ve filigranlı olarak üretileceği, zarfların üzerinde Yüksek Seçim Kurulu logosunun yer alacağı, …ayrıntılı olarak düzenlenerek seçim güvenliği, birden çok yöntemle denetlenerek teminat altına alınmıştır.

16 Nisan 2017 tarihinde gerçekleşmekte olan oy verme işlemleri sırasında, münferit de olsa bazı sandıklarda, Yüksek Seçim Kurulunca gönderilen ve sahte olarak benzerlerinin üretilmesinin engellenmesi amacıyla sandık kurullarına filigranlı olarak teslim edilen oy zarfları ve pusulalarının sandık kurullarınca mühürlenmeden seçmenlere verildiği, kullanılan oy zarfları ve pusulalarının Yüksek Seçim Kurulunca gönderilen filigranlı oy pusulası ve zarfları olduğu, oy pusulası ve zarflarının mühürlenmemesinin sandık kurulunun ihmali veya hatasından kaynaklandığı, bu sorunun yaşandığı sandıkların bağlı olduğu bazı ilçe seçim kurulları tarafından Kurulumuza şifahi olarak iletilmiştir.

Münferit de olsa bazı sandık kurullarının 298 sayılı Kanunun 77. maddesinin dördüncü fıkrasındaki görevini yapmaması, netice itibariyle yukarıda özetlenen usule uygun olarak sandık kurullarına ulaştırılan oy pusulası ve zarf kullanılmak suretiyle gerçekleşen oylamada, seçmene yüklenebilecek bir kusur olmamasına rağmen Anayasal hakkını kendisinden beklenen yükümlülüklere uygun olarak kullanan seçmenin oyunun geçerli sayılmamasının, yönetime katılma hakkının özünü ortadan kaldıracak bir sonuç yaratacağı açıktır.

Oy kullanma işleminin; oy güvenliğini sağlamaya yönelik ve sahte oy kullanılmasını engellemek amacıyla getirilen kontrol mekanizmalarına uygun olarak, Yüksek Seçim Kurulunca üretildiğinden kuşku bulunmayan oy pusulası ve zarf kullanılarak gerçekleşmesi halinde, sandık kurulunca mühürleme işleminin yapılmaması tek başına seçmenin oyunun geçersiz sayılması için yeterli değildir. Aksine bir uygulama, bu hakkı korumak için getirilen ve araç niteliğinde olan usul kurallarından sadece birinin ihlalinin, hakkın özünü ortadan kaldıracak şekilde uygulanması sonucunu doğurur ki; bu sonuç, beklenilen amaca aykırıdır.

Bu nedenledir ki, Yüksek Seçim Kurulunca geçmiş yıllarda istikrarlı olarak, Yüksek Kurul tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayan hallerde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile seçmene kullandırılan oyların geçerli olduğu kabul edilmiştir.

Sandık seçmen listesinde yazılı herkesin oy kullanma hakkı bulunmaktadır. Anayasanın 67 ve 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 No.lu Protokolün 3. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır”.

Şimdi bu kararın değerlendirmesini yapmaya çalışalım.

II. KARARIN HUKUKÎ DEĞERLENDİRİLMESİ

Hukuken Sorun Ne?- Konu hakkında kamuoyunda pek çok spekülasyon yapılıyor. Ancak hukuken mesele, teknik bir meseleden ibarettir. Dolayısıyla YSK’nın söz konusu kararında yaptığı yorumun da, bu makalede yapılan analizin de belirli bir siyasî görüşle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Gerek YSK’nın kararında, gerekse bu makalede tartışılan teknik mesele şundan ibarettir:

Mühürsüz pusulayla kullanılan oyun geçerliliği sorununa hangi hukuk kuralları uygulanacaktır? Diğer bir ifadeyle hangi hukuk kuralına dayanılarak, mühürsüz pusulayla kullanılan oyun geçerli olup olmadığına karar verilecektir? Görüldüğü gibi bu soru, olaya uygulanacak olan hukuk kuralının tespiti sorunundan başka bir sorun değildir.

A. BİZİM CEVABIMIZ

“Mühürsüz pusulayla kullanılan oyun geçerliliği sorununa hangi hukuk kuralı uygulanacaktır” sorusunun kanımızca basit bir cevabı vardır. Sorunun çözümünde kullanılacak tek bir kural vardır ve bu kural da 26 Nisan 1961 tarih ve 298 sayılı Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunun 8 Nisan 2010 tarih ve 5980 sayılı Kanunla değiştirilmiş 101’inci maddesinde bulunmaktadır. Bu maddede aynen şöyle denmektedir:

Madde 101 – …

3. Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan,

… oy pusulaları geçerli değildir”.

Bizim için mesele bundan ibarettir. Hukuken daha fazla bir şeyi tartışmaya gerek yoktur. Arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan bir oy pusulasıyla kullanılmış bir oy geçersizdir; çünkü 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi bu oylar geçersizdir demektedir.

Kanunun hükmü açıksa, yorum yapılmaz. ln claris non fit interpretatio. Mecellenin dediği gibi “tasrih mukabelesinde delalete itibar yoktur” (m.13) ve “mevrid-i nassda içtihada mesağ yoktur” (m.14). Hepsi bu! 

B. YSK’NIN CEVABI

Hâliyle YSK, 298 sayılı Kanunun “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … oy pusulaları geçerli değildir” diyen 101’inci maddesi hükmünü bilmiyor değil. Tersine, burada incelediğimiz 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararının üçüncü sayfasının altıncı paragrafında konuyu düzenleyen hukuk kurallarını sayarken açıkça bu maddeyi de zikrediyor.

Ancak YSK’ya göre, sorun bu 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesine göre değil, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Ek 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi ve Anayasanın 67’nci maddesine göre çözümlenmelidir. Yani YSK’ya göre, 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesi ihmal edilmeli, olaya AİHS 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi ve Anayasanın 67’nci maddesi uygulanmalıdır.

Belirli bir konuda uygulanma ihtimali olan birden fazla hukuk kuralından birisi ihmal edilip diğerinin uygulanabilmesi için, bunların arasında çatışma olması gerekir. Böyle bir çatışma var ise, lex superior, lex posterior ve lex  specialis ilkelerinden biri uygulanarak çatışma çözümlenir; yani kurallardan biri ihmal edilir; diğeri uygulanır. 

Peki ama bizim olayımızda, 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesi, AİHS 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi ve Anayasanın 67’nci maddesi arasında bir “çatışma” var mıdır?

1. 298 Sayılı Kanun, m.101 ile AİHS, 1 Nolu Protokol, m.3 Arasında Çatışma Var mıdır?

298 Sayılı Kanunun 101’nci maddesi hükmünü yukarıda gördük. Şimdi  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi hükmünü görelim. Bu maddede aynen şöyle denmektedir:

Madde 3.- Yüksek Sözleşmeci Taraflar, yasama organının seçilmesinde halkın kanaatlerinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar içinde, makul aralıklarla, gizli oyla serbest seçimler yapmayı taahhüt ederler”.

a) Bir kere, yukarıda verilen madde metninden de açıkça görüldüğü gibi, AİHS 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi, sözleşmeci devletlere ve bu arada Türkiye’ye, yasama organının oluşumu için, yani milletvekili seçimi için, gizli oyla serbest seçimler yapma yükümlülüğü getirmektedir. Madde metninde, mühürsüz oy pusulalarının geçerliliğine veya geçersizliğine ilişkin bir hüküm yoktur. Keza madde metninde oyun geçerliliğinin şartlarına ilişkin bir hüküm de bulunmamaktadır. Maddenin istediği tek şey, oyun gizli olması, seçimlerin serbest yapılması ve seçimlerin makul aralıklarla tekrarlanmasından ibarettir.

b) Dahası, 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesi, referandum için değil, yasama organının seçilmesi, yani milletvekili seçimleriyle ilgili bir maddedir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 11 Haziran 2013 tarih ve 12626/13 ve 2522/12 Sayılı McLean and Cole v. The United Kingdom Kararında “1 Nolu Protokolün 3. Maddesinin yasama organının seçimleriyle sınırlı olduğuna  ve referandumlara uygulanmayacağına” hükmetmiştir.

c) Kaldı ki, bir çatışmadan söz edilebilmesi için çatışan kuralların her ikisinin de birbirinden bağımsız olarak olaya uygulanabilecek derecede sorunu somut olarak düzenliyor olması gerekir.

Nereden bakarsanız bakın, AİHS 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesinde mühürsüz oy pusulalarının geçerliliği sorununa ilişkin şöyle ya da böyle bir hüküm yoktur. Çatıştığı iddia edilen iki kuraldan birisinde, o konuda hüküm yoksa, ortada bir çatışma yoktur. Dolayısıyla böyle bir durumda çatışma çözme kurallarına da dayanılamaz. Yani uygulanması söz konusu olan hüküm, başka bir hükümle çatıştığı için ihmal edilemez; çünkü ortada çatışma yoktur.

Sonuç olarak, tüm bu nedenlerle, YSK’nın, mühürsüz oy pusulalarının geçerliliği sorununu çözmek için, uygulanacak apaçık ve somut bir kural (298 sayılı Kanun, m.101) var iken AİHS 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesine dayanması hukuken yanlıştır. Çünkü bu Protokolün bu maddesinde söz konusu sorun hakkında bir hüküm yoktur. Böyle bir hüküm olmadığına göre, ortada bir çatışma da yoktur. Olaya uygulanabilecek tek bir hüküm vardır; o da 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesidir.

2. 298 Sayılı Kanun, m.101 ile Anayasa, m.67 Arasında Bir Çatışma Var mıdır?

YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararında Anayasanın 67’nci maddesine de dayandığı görülmektedir. YSK,

“Anayasanın 67 ve 90/5. maddesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin Ek 1 No.lu Protokolün 3. maddesi birlikte değerlendirildiğinde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile kullandırılan oyların geçerli kabul edilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır”

demektedir.

Ne var ki, YSK’nın kararında mühürsüz oy pusulası ile kullanılan oyun geçerliliğinin nasıl olup da Anayasanın 67’inci maddesine dayandırıldığına ilişkin bir açıklama yoktur. Acaba neden yoktur? Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 Nolu Protokolün 3’üncü maddesine pek çok paragraflık yer ayıran YSK, acaba neden, kararın gerekçe kısmında, 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesinin Anayasamızın 67’nci maddesine aykırı olduğunu açıklamaya girişmemiştir? Nedenini biraz sonra açıklayacağım. Ama önce Anayasamızın 67’nci maddesini görelim:

“Madde 67.– Vatandaşlar, kanunda gösterilen şartlara uygun olarak, seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasî parti içinde siyasî faaliyette bulunma ve halkoylamasına katılma hakkına sahiptir.

Seçimler ve halkoylaması serbest, eşit, gizli, tek dereceli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılır. …

Bu hakların kullanılması kanunla düzenlenir (…)”

Görüldüğü gibi yukarıdaki maddede mühürsüz oy pusulalarıyla kullanılan oyların geçerliliğine veya geçersizliğine ilişkin bir hüküm yoktur. Keza maddede oy pusulasının nasıl olacağına ilişkin bir hüküm de yoktur. Zaten 67’nci madde bunları düzenlememiş, bunların kanunla düzenleneceğini hükme bağlamıştır. Yani 67’nci madde, kendisinin düzenlediği konular dışında kalan konuları düzenleme yetkisini kanun koyucuya vermiştir. Kanun koyucu da bu düzenlemeyi 298 sayılı Kanunla yapmıştır.

Anayasanın 67’nci maddesiyle 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesi arasında bir çatışma yoktur. 298 sayılı Kanunun “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … oy pusulaları geçerli değildir” diyen 101’inci maddesi hükmünün aksine bir hüküm Anayasamızın 67’nci maddesinde bulunmamaktadır.

Kaldı ki, bir an için, 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesi ile Anayasamızın 67’nci maddesi arasında bir çatışma olduğu kabul edilse bile, değişen bir şey olmaz. Çünkü bizim hukuk sistemimizde bir Kanun hükmü ile bir Anayasa hükmü arasındaki çatışma konusunda karar vermeye yetkili tek makam vardır; o da Anayasa Mahkemesidir. YSK’nın bir kanun hükmünü, Anayasaya aykırıdır deyip onu iptal etme veya onu ihmal etme gibi bir hak ve yetkisi asla ve kata yoktur. YSK, kendisi tarafından Anayasaya aykırı görülen kanun hükümleriyle de bağlıdır. Anayasa Mahkemesi, 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi hükmünü iptal etmedikçe, bu Kanun hükmü yürürlüktedir ve bağlayıcıdır. YSK bu Kanun hükmünü uygulamak zorundadır.

YSK, kendisinin kanunların Anayasaya uygunluğunu denetleme yetkisine sahip olmadığını hâliyle biliyor. Söz konusu kararında, 67’nci maddenin sadece ismin zikredilmesinin ve 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesinin Anayasanın 67’nci maddesine aykırılığı yolunda YSK’nın daha fazla bir açıklama yapmamış olmasının nedeni de budur. Eğer YSK, 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi hükmünün Anayasanın 67’nci maddesi hükmüne nasıl aykırı olduğunu açıklamaya girişseydi, ona, “iyi güzel de, YSK, Anayasa Mahkemesi değil ki” denecekti.

Görüldüğü gibi YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararının dayanağı Anayasanın 67’nci maddesi de olamaz.

Sonuç olarak, YSK’nın kararının dayanağı olarak ileri sürdüğü iki kural (AİHS, 1 Nolu Protokol, m.3 ve Anayasa, m.67) da, mühürsüz oy pusulalarıyla kullanılan oyların geçerliliği sorununa uygulanamaz. Dolayısıyla YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı Kararının geçerli bir hukukî dayanağı yoktur. Diğer bir ifadeyle söz konusu kararın hukukî bir gerekçesi bulunmamaktadır. Vakıa şudur ki, söz konusu olayda, YSK uygulamak zorunda olduğu 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesini uygulamamıştır.

III. KARARDAKİ YERİNDELİK GEREKÇESİ

Yukarıda kararın hukukî bir gerekçesinin olmadığını göstermiş bulunuyoruz. Ancak kararın hukukî olmasa da kendine göre bir başka gerekçesi var: “Yerindelik gerekçesi”!

Muhtemelen YSK da hukuken doğru çözümün, başka bir tartışmaya girmeksizin, 298 sayılı Kanunun “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … oy pusulaları geçerli değildir” diyen 101’inci maddesini uygulamaktan ibaret olduğu biliyordur. Ancak bu çözüm uygulandığında, hiçbir günahı olmayan seçmenlerin kullandığı oylar, sandık kurullarının hatası yüzünden geçersiz hâle gelecektir. Muhtemelen YSK, bu sonucu içine sindirememiş ve soruna iyi niyetle çözüm aramıştır. Ancak bunun böyle olması, YSK’nın soruna çözüm ararken hukukun dışına çıktığı gerçeğini değiştirmez. Zira YSK’nın bulduğu çözümün yukarıda açıklandığı gibi, bir hukukî dayanağı yoktur. YSK’nın çözüm ararken yaptığı değerlendirme bir hukukî değerlendirme değil, tipik bir yerindelik değerlendirmesidir. Sandık kurullarının hatası yüzünden seçmenin oyunun heba olmasını YSK yerindegörmemiştir. Hepsi bu!

Şüphesiz, YSK’nın bu düşüncesi yerinde olabilir; ama hukukî değildir. Bir sorunun hukukîliği başka, yerindeliği başkadır. Hukukî değerlendirmede yerindelik mülahazalarına yer yoktur. Hukukta sorunlar, hukuk kurallarının ne dediğine göre çözümlenir. Hukuk kurallarına göre ulaşılan sonucun iyi mi kötü mü, topluma yararlı mı, zararlı mı olduğu hukukun sorunu değildir. Hâkimler, yerindelik denetimi yapmazlar; hukukîlik denetimi yaparlar. Nitekim, Anayasamızın 125’inci maddesi hâkimlerin yerindelik denetimi yapmasını açıkça yasaklamaktadır.

298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan, … oy pusulaları geçerli değildir” diyerek bu konuda YSK’ya bir takdir hakkı tanımamıştır. Belki böyle bir takdir hakkı tanınmasında yarar olabilirdi. Ancak YSK’ya böyle bir takdir hakkı verip vermeme yetkisi münhasıran yasama organına, yani TBMM’ye aittir ve TBMM’de 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesini 8 Nisan 2010 tarihli ve 5980 sayılı Kanunla değiştirirken, böyle bir takdir hakkı vermemeyi uygun bulmuştur. Madde metnine bakılırsa bu noktada en küçük bir tereddüdün olmadığı görülür. Maddenin birinci fıkrasında 11 bent hâlinde oyun geçersiz sayılacağı hâller, liste usûlünde sayılmış, ikinci fıkrasında ise bir usûlsüzlük olmakla birlikte oyun geçersiz sayılmayacağı hâller ayrıca belirtilmiştir. Eğer kanun koyucu, sandık kurulunun mührünün olsa da olur, olmasa da olur diye düşünüyor olsaydı, bunu birinci fıkrada değil, ikinci fıkrada sayardı. Keza madde metninde YSK’ya verilen tek takdir yetkisi, son fıkrasındaki şu hükümdür: “Muhtarlık seçimlerinde, bu maddede belirtilen geçersizlik sebeplerinin dışında oy pusulalarının hangi sebeplerle geçersiz sayılacağı Yüksek Seçim Kurulu tarafından belirlenir”.

Hukukta iki çeşit “sayma (enumaration)” vardır. Birincisi “sınırlandırarak sayma (limitative enumaration)”, yani “numerus clausus sayma”dır. İkinci tür sayma ise “örneklendirici sayma (illustrative enumaration)”dır. Örneklendirici sayma durumunda, kanun koyucu, madde metninde “benzeri”, “gibi” şeklinde ibareler kullanır. Birinci tür saymada “kapalı liste”; ikinci tür sayma da “açık liste” oluşur. Birinci tür sayma, yani sınırlandırarak sayma durumunda, uygulama makamı, yorum yoluyla sayılanların arasına başka bir şey katamaz; sayılanlardan bir şey de çıkaramaz. Ancak ikinci tür sayma, yani örneklendirici sayma durumunda, uygulama makamı, yorum yoluyla, amaca uygun benzer unsurları listeye ilave edebilir.

298 sayılı Kanunun 101’nci maddesini metnini aşağıdaki dipnottan okuyunuz ve kendinize şu soruyu sorunuz: Bu maddedeki, sayma bir “sınırlandırıcı sayma” mıdır, yoksa bir “örneklendirici sayma” mıdır? Sanıyorum bu soruyu yanıtlayan herkes, YSK’nın 260 sayılı Kararının hukuka uygun bir karar mı, yoksa hukuka aykırı bir karar mı olduğu sorusuna da cevap vermiş olacaktır. 

Son olarak belirtelim ki, eğer mühürsüz pusulayla oy kullanılmasının geçersiz sayılmasının doğru olmadığı, bu tür oyların da geçerli olması gerektiği düşünülüyor ise, hukukta bunu yapmanın da yolu vardır. Bu yol, 298 sayılı Kanunun 101’inci maddesinden “arkasında sandık kurulu mührü bulunmayan oy pusulaları geçerli değildir” diyen üçüncü bendini çıkarmaktan ibarettir. Ancak bu bendi, bu maddeden çıkarma yetkisi hâliyle YSK’ya değil, kanun koyucuya, yani TBMM’ye aittir.

IV. YSK’NIN KANUNA AYKIRI ESKİ KARARLARI EMSAL TEŞKİL EDER Mİ?

YSK 560 sayılı kararında bir ek gerekçe olarak şu cümleye de yer vermiştir:

“Yüksek Seçim Kurulunca geçmiş yıllarda istikrarlı olarak, Yüksek Kurul tarafından gönderildiğinde şüphe bulunmayan hallerde, sandık kurullarının hata veya ihmali sonucu mühürlenmeyen oy zarfı ve oy pusulası ile seçmene kullandırılan oyların geçerli olduğu kabul edilmiştir”.

YSK’nın kararında atıf yapılan “geçmiş yıllardaki” kararların hangi kararlar olduğu belirtilmemiştir. Ancak yine aynı günlerde YSK’nın sitesinde, mühürsüz oy pusulalarıyla kullanılan oyların geçerli sayılmasına ilişkin beş adet eski YSK kararı yayınlanmıştır. Bunlar tarih sırasıyla şu şekilde sıralanabilir:

– 1 Nisan 1984 tarih ve 272 sayılı karar

– 2 Nisan 1994 tarih ve 334 sayılı karar

– 8 Nisan 1994 tarih ve 6890 sayılı karar

– 2 Mayıs 1999 tarih ve 1114 sayılı karar

– 3 Nisan 2004 tarih ve 935 sayılı karar

1. Öncelikle belirtelim ki, bir mahkemenin hukuka uygun olan ve istikrar kazanmış eski kararlarını sürdürmesinde yarar vardır. Ancak bunun için söz konusu kararın hâliyle hukuka uygun olması gerekir. Hukuka aykırı bir eski karar hiçbir zaman içtihat teşkil etmez. Suimisal emsal olmaz. Kanunun açık hükmü karşısında, bir yargı merciinin eski kararının hiçbir emsal değeri olamaz.

2. İkinci olarak yukarıda görüldüğü gibi YSK’nın emsal olarak gösterdiği kararlar, 2010 öncesi kararlardır. 298 sayılı Kanunun mühürsüz oyların geçersizliğini öngören 101’inci maddesi 8 Nisan 2010 tarih ve 5980 sayılı Kanunla konulmuştur. Gerçi söz konusu hüküm, Kanunun eski halinin 103’üncü maddesinde de vardı. Ancak hükmün 2010’da bir kez daha kabul edilmesi, kanun koyucunun bu konudaki iradesini tekrar açıkladığını, YSK’nın bu konudaki kararlarını kabul etmediğini gösterir. Araya kanun koyucunun iradesinin girmesi, YSK’nın eski kararlarının emsal değerini kaybettirir

3. Kaldı ki, 2010 yılından sonra aksi yönde, yani mühürsüz oy pusulasıyla kullanılan oyun geçersiz olduğuna yönelik kararlar da olduğu  anlaşılmaktadır. Basına yansıyan bir karar şöyledir: 30 Mart 2014 yerel seçimlerde Bitlis Güroymak yapılan belediye başkanlığı seçimlerine AKP mühürsüz pusula ile oy kullanıldığı iddiasıyla itiraz etmiştir. Bitlis İl Seçim Kurulu, Güroymak’ın Yeşilova Mahallesinde 250 seçmenin oy kullandığı bir sandıkta mühürsüz pusulalarla oy kullanıldığını tespit etmiş, bu oyların geçersizliğine ve dolayısıyla Bitlis Güroymak belediye seçimlerini iptal edilmesine karar vermiştir. Bu karar üzerine yeni seçimler 1 Haziran 2014’te yapılmıştır.

4. Nihayet, belirtelim ki, YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararı ile bu kararı gerekçelendirmek için atıf yaptığı eski kararları arasında iki önemli fark vardır:

a) Bu eski kararların hepsi, referanduma ilişkin değil, yerel seçimlere ilişkin alınmıştır. Geçerliliği tartışılan oylar bir belediye başkanı seçimi veya il genel meclisi üyesi seçimi için kullanılmış oylardır.

b) Bu eski kararlar, birer ilke kararı, bir genel karar değil, oy verme işlemi bittikten sonra, belirli bir yerdeki belirli bir sandıkta kullanılmış oylar için yapılan itiraz sonucu alınmış kararlardır. Bu kararlarla bütün ülkedeki veya bütün ildeki veya bütün ilçedeki oylar değil, sadece belirli bir numaralı sandıkta kullanılmış oylar geçerli sayılmıştır. Oysa YSK’nın tartışma konusu 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararıyla, Türkiye’deki bütün sandıklarda kullanılan bütün mühürsüz oylar geçerli sayılmıştır. YSK’nın bu kararı, oy verme işlemi bittikten sonra itiraz sonucu alınmış bir karar değildir; bu karar, oylar daha sayılmadan, bütün oylar için alınmış genel bir karardır.

YSK, bu genel kararı almasaydı, mühürsüz pusulalarla kullanılan oyların geçerliliği hakkında itirazlar, somut iddialarla, ilçe ve il seçim kurullarına yapılacak, bu kurullar da sandık numarası belirterek somut kararlar verecekti. İl seçim kurullarının kararlarına da itiraz edilmesi hâlinde, sorun, YSK’nın önüne gelecek ve YSK tarafından nihaî olarak karara bağlanacaktı. Hâliyle bu karar, bütün ülke için değil, sadece kararda numarasıyla belirtilen sandık veya sandıklara ilişkin olacak ve biz bu şekilde kaç adet mühürsüz oyun geçerli sayıldığını bilmiş olacaktık. YSK’nın emsal olarak gösterdiği yukarıda zikredilen 1 Nisan 1984, 2 Nisan 1994, 8 Nisan 1994, 2 Mayıs 1999 ve 3 Nisan 2004 tarihli kararlarında yaptığı da zaten budur. Eğer YSK, şimdi de bu emsal kararlarında yaptığı gibi, oy verme işlemi tamamlandıktan sonra, somut itirazlar kendi önüne geldikçe karar verseydi, kaç adet sandıkta ne kadar mühürsüz oyun geçerli sayıldığını somut olarak bilecektik.

Eğer ortada sandık kurullarının hatasından kaynaklanan bir sorun var idiyse, sorunun normal çözüm usûlü, eskiden olduğu gibi, oy verme işlemi bittikten sonra somut itirazlar üzerine sandık bazında karar vermekti. YSK, bu olağan usûlün işlemesine engel olmasaydı, biz bugün kaç adet mühürsüz pusulayla kullanılan oyun geçerli sayıldığını bilmiş olacaktık ve böylece bir spekülasyona da mahal kalmayacaktı. YSK, bunu yapmamış, daha oy verme işlemi bitmeden, AK Parti YSK Temsilcisi Recep Özel tarafından YSK’ya verilen dilekçe üzerine bu genel kararı almıştır.

Normalde geçersiz sayılması gereken kaç adet oyun YSK’nın bu kararı sayesinde geçerli sayıldığını bugün bilmiyoruz. Muhtemelen, tartışmasız bir şekilde, bunu bilme imkanımız da hiçbir zaman olmayacak. Zira pek muhtemelen sandık kurullarının çok önemli bir kısmı, YSK’nın kararı uyarınca mühürsüz oyları ayrıca tutanağa geçirmemiş, bunları doğrudan doğruya geçerli oy olarak işleme tâbi tutmuşlardır. YSK’nın 560 sayılı kararına dayanılarak geçerli sayılan mühürsüz oy sayısına ilişkin kamuoyunda milyonlara varan spekülasyonlar vardır. Ben bu spekülasyonlara burada girmek istemiyorum. Bu benim üzerime vazife değil.

V. KARARDAKİ DİĞER ÇELİŞKİLER: FİLİGRAN, SAHTE OYU TEK BAŞINA ÖNLEYEBİLİR Mİ?

Benim için YSK’nın 16 Nisan 2017 tarih ve 560 sayılı kararının hukukî analizi burada bitti. Karar hakkında hukuken söylenebilecekleri zaten söyledim. Gerisi olgulara ve maddî aleme ilişkin şeyler. Bunlarla uğraşmak ise bir hukuk bilim adamının üzerine vazife değil.

Bununla birlikte kararın gerekçesinde kullanılan bazı argümanlardaki tutarsızlıklara da dikkat çekmek isterim:

YSK’nın söz konusu kararında sahte oya sadece oy pusulasının filigranlı olmasının engel olabileceği düşüncesi ileri sürülmektedir. Ben oy pusulasının filigranlı olmasının sahte oy kullanılmasına nasıl tek başına engel olabileceğini anlamış değilim. Oy pusulasında "filigran" bulunması, oyun sahte veya hileli olmadığını değil, oyun kendisiyle kullanıldığı kağıdın, yani oy pusulasının YSK tarafından bastırıldığını gösterir. "Hileli oy" başka, "oy pusulasının sahteliği" başka şeydir. Örneğin oy kullanmaya gelmemiş bir kişi yerine, diğer bir kişinin filigranı bulunan bir oy pusulasına tercih mührünü basması durumunda, oy pusulası sahte değildir; ama oyun kendisi hilelidir.

YSK, diğer seçimlerde olduğu gibi bu referandumda da, uygulamada gerektiği için, seçmen sayısı kadar değil, seçmen sayısından çok fazla miktarda oy pusulası bastırmıştır (Referandum için toplam 74 milyon, yani 20 milyon kadar fazla oy pusulası bastırıldığı anlaşılmaktadır). Bu fazladan bastırılan oy pusulalarının hepsi de filigranlıdır. Bu fazla oy pusuları, kötü niyetli insanların eline geçerse pekâlâ bunlar hileli oy verilmesinde kullanılabilir. Hileli oy kullanmak için dışarıda oy pusulası bastırmaya gerek yoktur. Fazla bastırılmış oy pusuları kullanılarak da hileli oy kullanılabilir. Bu tür pusulalarla hileli oy kullanılıp kullanılmadığı, filigranın kontrolüyle değil,  ancak sandık kurulunun mührüyle anlaşılır.

Kaldı ki, oy pusulasının filigranlı olmasının sahte oyu tek başına önleyeceği iddiası kendi içinde dahi tutarlı bir iddia değildir. Oy pusulasının filigranlı olması, sahte oyu engelleyebilecek bir şey ise, ne diye bir de gereksiz yere, pusulanın arkasına sandık kurulunun mührünün basılması şartı getirilmiştir? Bu bir abesle iştigal midir? İlave edelim ki, bu şartı, sadece 298 sayılı Kanunun 101’nci maddesi değil, aynı zamanda YSK’nın kendisi de getirmiştir. Zira, YSK’nın 14 Şubat 2017 tarih ve 2017/97 sayılı kararı ile kabul edilen “Sandık Kurullarının Oluşumu, Görev ve Yetkilerini Gösterir 135/I Sayılı Genelge”nin 43/c maddesinde de “arkasında sandık kurulu mührü olmayan birleşik oy pusulalarının geçerli olmayacağı” belirtilmiştir. Demek ki, sadece Kanun koyucu değil, YSK da, filigranın oy güvenliğini sağlamada yeterli olmayacağını, sandık kurulunun mührüne de ihtiyaç olduğunu düşünmüştür ki, kendi kabul ettiği Genelgede böyle bir hüküm koymaya ihtiyaç duymuştur.   

19 Nisan 2017, Saat 19, K.G. (http://www.anayasa.gen.tr/muhursuz.html)

***

 

Çok açık ve kesin olarak görülmüştür ki, 16 Nisan 2017 Referandumu, Tayyipgiller’in emriyle, YSK’nin yaptığı, tüm Türkiye’yi kapsayan “Tam Kanunsuzluk” sebebiyle, geçersizdir. Hiçbir hukuki meşruiyeti yoktur.

O zaman, nedir yapılması gereken?

Açıklanan sonucu, duraksamadan, şiddetle ve kesinkes reddetmek.

Tayyip’i, Başkan olarak tanımamak.

Saray’ı kaçaktı, bildiğimiz gibi. Şimdi de kendisi kaçak oldu, kanunsuz bir biçimde, apaçık kanun çiğneterek, bir hileyle, bir dolapla, kendini seçilmiş Başkan gösterip Kaçak Saray’ına kuruldu.

Biz, bu kanunsuzluğu ve sahtekârlığı kabul etmiyoruz. Ve Tayyip’i de meşru Başkan olarak tanımıyoruz.

O, bugüne dek hep yapageldiği gibi meşrebine uygun davranmış, bu konuda da hile yapmaktan, kanun çiğnemekten geri duramamıştır.

Siyasi gözlemcilerin ve konuya kafa yoran bilim insanlarının tespitine göre, sayısı milyonları bulan; bazılarına göre iki buçuk milyon civarında olan mühürsüz oy pusulası zarfı, geçerli kabul edilmiştir. Böylece de, iki buçuk milyon civarında sahte oy kullandırttırılmıştır. Bu sahte oylar sonucunda Tayyip, kendini seçilmiş gösterebilmiştir.

Tayyip ve avanesi, suçlarına bir yenisini daha eklemiş olmuşlardır, bu Referandum kandırmacasıyla.

Sorosçu Kemal’in Yeni CHP’si, eğer bu konuda olsun namuslu ve tutarlı davranabilmiş olsaydı, yani “Biz bu sonucu gayrimeşru buluyoruz ve tanımıyoruz. Kaçak Saray’da oturan şahsın Başkanlığını da tanımıyoruz.”, diyebilseydi; çok büyük olasılıkla HDP de aynı yolu izleyecek ve Tayyipgiller sonunda Kaçak Saray’ın Arka Bahçelisi’nin MHP’siyle baş başa kalacaklardı. Bu da onların hızla bayır aşağı yuvarlanıp çöküşlerini getirecekti.

Fakat, Sorosçu Kemal asla buna yanaşmadı, bildiğimiz gibi.

Daha ilk anda, yani 16 Nisan akşamı, çağrıldığı televizyon kanalında sonucun meşruluğunu, biraz kem küm ettikten sonra kabul edip geçti.

Sonuç olarak da, Tayyip’i ve onun Tayyipgiller’ini, Kaçak Saray’da ve iktidarda tutmakta hiçbir sakınca görmediğini ortaya netçe koydu.

Bakın şu aşağıdaki resme, dikkatlice. Bu resim, Referandum sahtekârlığından günler sonra çekilmiştir. Bakın bir, AKP’giller’in en önde gelenleriyle Sorosçu Kemal, nasıl bir canciğer esnaf muhabbeti içindedir. Ve de nasıl mutluluk gülücükleri saçmaktadırlar…

Çünkü elbirliği ederek, Türkiye Halkını bir kez daha kündeye getirmiştir bu ABD işbirlikçileri. Böylece de efendileri karşısında görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir. İşte resim:

Şimdi de gelelim, ikinci meseleye…

Bilindiği gibi, Türkiye, 2013 17-25 Aralığında büyük bir geriz patlamasına sahne olmuştur, tanık olmuştur. Tayyip ve avanesinin aşırmış olduğu milyarlarca dolar, bir anda, olanca somut kanıt ve görüntüleriyle, belgeleriyle ortaya çıkıvermiştir.

İsterseniz, bu kanıt belgelerden de birini görelim:

 

Videonun Tapesi:

***

1. konuşma

Tayyip Erdoğan (Ankara) – Bilal Erdoğan (İstanbul) 17.12.2013 – 08.02

Tayyip Erdoğan: Evde misin oğlum?

Bilal Erdoğan: Evet babacığım.

Tayyip Erdoğan: Sabah şeyler operasyon yaptılar, bu Ali Ağaoğlu, Reza Zerrab, işte bizim Erdoğan’ın oğlu, Zafer’in oğlu, Muammer’in oğlu filan, bunların şu anda evlerinde arama yapıyorlar.

Bilal Erdoğan: Bir daha söylesene babacığım.

Tayyip Erdoğan: Diyorum ki Muammer beyin oğlu, Zafer’in oğlu Erdoğan’ın oğlu, Ali Ağaoğlu, Reza Zerrab filan 18 kişiyi şu anda büyük yolsuzluk operasyonu şeyiyle evlerinde arama yapıyorlar filan falan.

Bilal Erdoğan: Evet.

Tayyip Erdoğan: Tamam mı, şimdi diyorum ki, senin evinde ne var ne yok, sen bunları bir çıkar. Tamam mı?

Bilal Erdoğan: Ben de ne olabilir baba senin para var kasada.

Tayyip Erdoğan: Onu diyorum işte. Ondan sonra ben şimdi gönderiyorum kardeşini. (Sümeyye Erdoğan) Tamam mı?

Bilal Erdoğan: Kimi gönderiyorsun?

Tayyip Erdoğan: Kardeşini gönderiyorum diyorum.

Bilal Erdoğan: Hı tamam.

Tayyip Erdoğan: Ondan sonra aynı şekilde o bilgiler onda var tamam mı, abinle konuş.

Bilal Erdoğan: Evet.

Tayyip Erdoğan: Onda, onu şey yapalım, amcanla filan konuş. O da aynı şekilde çıkarsın, eniştenle konuş, o da.

Bilal Erdoğan: Ne yapalım bunları baba nereye koyalım?

Tayyip Erdoğan: Belirli yerlere oralara şey yap işte. (Alttan Emine Erdoğan’ın “Berat” diye sesi geliyor)

Bilal Erdoğan: Berat’ta da var.

Tayyip Erdoğan: Onu söylüyorum işte, şimdi bir araya gelin amcanı da al, Ziya enişten de var mı yok mu bilmiyorum da tamam mı, Burak abine de hemen şey yap. Tamam mı?

Bilal Erdoğan: Tamam baba, Sümeyye yani çıkarıp, Sümeyye bana nereye götüreceğimi söyleyecek.

Tayyip Erdoğan: Ya tamam, hadi şey yap, sizinkileri düşünün aranızda eniştenle filan.

Bilal Erdoğan: Ne yapalım diye.

Tayyip Erdoğan: Evet evet, hemen irtibat kuralım saat 10’a kadar, çünkü Konya'ya gideceğim.

Bilal Erdoğan: Tamam baba.

Tayyip Erdoğan: Tamam mı, irtibatta kalın.

Bilal Erdoğan: Tamam babacım.

2. konuşma

Tayyip Erdoğan (Ankara) – N. Bilal Erdoğan (İstanbul) 17.12.2013 11.17

N. Bilal Erdoğan: Baba Hasan Abi ile filan bir araya geldik, abim Berat Berat, amcam beraber, bir şeyler düşünüyoruz, bu arada bir fikir daha geldi Berat’a, bir kısmını diyor Faruk’a diğer işler ilgili hemen vereyim diyor, öbür paraları işlediği gibi işlesin zaten konuşmuşsunuz önceden, onu yapalım mı ciddi bir miktarı o şekilde halledebiliriz.

R. Tayyip Erdoğan: Olabilir.

N. Bilal Erdoğan: Tamam, öbür bir kısmını da Mehmet Gür ile ortak işe başladığımız için, bir kısmını al sende dursun, projeler geldikçe oradan kullanırsın diye verelim mi diyoruz, böylelikle azaltıp geri kalanı da başka bir yere taşıyacağız.

R. Tayyip Erdoğan: Tamam işte onları şey yapın da.

N. Bilal Erdoğan: Tamam.

R. Tayyip Erdoğan: Sümeyye geldi mi?

N. Bilal Erdoğan: Sümeyye eve gelmiş, şimdi buraya gelecek, yanımıza gelecek, tamam babacım,hallediyoruz bugün inşallah, başka bir şey var mı?

R. Tayyip Erdoğan: Şey yapmanızda fayda var, (parayı) tamamiyle sıfırlamanızda fayda var.

N. Bilal Erdoğan: Evet, tamamiyle sıfırlayacağız inşallah.

3. konuşma

Tayyip Erdoğan (Ankara) – Bilal Erdoğan (İstanbul) 17.12.2013 15.39

Tayyip Erdoğan: Sana diğer verdiğim görevler tamam mı?

Bilal Erdoğan: İşte akşam bitirmiş oluyoruz. Bir kısmını hallettik. Berat ile ilgili olan kısmını hallettik. Şimdi Mehmet Gür ile ilgili olan kısmı herhalde önce halledeceğiz. Geri kalan kısmını da artık karanlık olunca halledeceğiz.

Tayyip Erdoğan: …

Bilal Erdoğan: İnşallah.

Tayyip Erdoğan: Sümeyye ne yaptı?

Bilal Erdoğan: Sümeyye de işte onları çıkardı getirdi filan, konuştuk filan.

Tayyip Erdoğan: Her iki tarafı halletti mi?

Bilal Erdoğan: Verdi herhalde babacığım. İkisini de boşalttım dedi.

Tayyip Erdoğan: Her iki tarafı.

Bilal Erdoğan: Evet. İkisini de boşalttım dedi ama iki taraf derken onu diyorsun değil mi?

Tayyip Erdoğan: Neyse tamam.

Bilal Erdoğan: Siz kaçta geliyorsunuz?

Tayyip Erdoğan: On ikiyi filan bulur.

Bilal Erdoğan: Yolunuz açık olsun.

Tayyip Erdoğan: Telefonlarla konuşmayın.

4. konuşma

R. Tayyip Erdoğan (Ankara) – N. Bilal Erdoğan (İstanbul) 17.12.2013 23.15

Bilal Erdoğan: Şimdi babacığım, şey için aradım. Büyük ölçüde şey yaptık. Siz mi aradınız babacığım şimdi beni?

Tayyip Erdoğan: Yoo ben aramadım. Sen arıyorsun.

Bilal Erdoğan: Gizli numaradan arandım da. Şey şimdi,

Tayyip Erdoğan: Büyük ölçüde derken sıfırladınız mı yoksa…

Bilal Erdoğan: Sıfırlamadık babacığım, şöyle ki, ııı, bir 30 milyon Avro gibi bir miktar daha var, şey yapamadık, eritemedik henüz. Bu şey aklına geldi Berat’ların, bu Ahmet Çalık’ın alacağı ekstra bir 25 milyon dolar kalmış. Onu oraya verip o para gelince onu şey yaparız diyorlar, üstüyle de Şehrizar’dan daire alabiliriz diyor, sen nasıl bakarsın baba?

(Alttan “Ayy” sesi geliyor)

Bilal Erdoğan: Hı, babacım.

Tayyip Erdoğan: Sümeyye yanında mı senin?

Bilal Erdoğan: Yanımda çağırayım mı?

Tayyip Erdoğan: Yok bir ses karıştı da onun için dedim.

Bilal Erdoğan: Hıı, yani 25 milyon dolar Çalık’a aktarıp, geri kalan kısımla da Şehrizar’dan daire alabilir.

Tayyip Erdoğan: Neyse nasıl şey yapıyorsanız yapın, halledin.

Bilal Erdoğan: Öyle mi yapalım?

Tayyip Erdoğan: Tamam yapın, yapın.

Bilal Erdoğan: Tamamen sıfır mı kalsın baba, yoksa senin elinde biraz para kalsın mı?

Tayyip Erdoğan: Kalsın olmaz zaten oğlum, şeye öbür tarafa, Mehmet’le şey yapsaydınız onu da oraya aktarsaydınız.

Bilal Erdoğan:  He onlara verdik tamam, 20 (milyon) dolar verdik.

Tayyip Erdoğan: Allah allah, ya aktarsaydınız sonra şey yapardınız.

Bilal Erdoğan: Ya ne bileyim, şimdilik bu kadar verebildik. O da zaten zor yer kaplıyor falan, başka bir kısmını başka bir yere koyuyoruz, bir kısmını bizim şeye verdik, işte ıı Tunç Abi’ye verdik, ondan sonra…

Tayyip Erdoğan: Tunç’a tamamını aktardın mı?

Bilal Erdoğan: (Sümeyye bakar mısın) Nereye baba?

Tayyip Erdoğan: Tunç’a.

Bilal Erdoğan: Hı?

Tayyip Erdoğan: Tunç’a diyorum, tamamını aktardın mı?

Bilal Erdoğan: Ya sormuşlar, 10 milyon Avro alabiliriz demişler herhalde.

Tayyip Erdoğan: Neyse bu kadar şeyleri konuşma şeyde, böyle de olsa konuşma.

Bilal Erdoğan: Tamam biz hallediyoruz o zaman.

Tayyip Erdoğan: Halledin şimdi tabi ben bu akşam ben gelemiyorum, biz Ankara’da kalacağız.

Bilal Erdoğan: Tamam baba, biz hallediyoruz sen merak etme.

5. konuşma

Tayyip Erdoğan (Ankara) – Bilal Erdoğan (İstanbul) 18.12.2013 10.58

Tayyip Erdoğan: Bir arayayım dedim, bir şey var mı yok mu diye.

Bilal Erdoğan:  Yani herhangi bir şey yok, şeyleri, o verdiğin işleri bitirdik Allah’ın izniyle.

Tayyip Erdoğan: Tamamen sıfırlandı mı?

Bilal Erdoğan: Tamamen, yani sıfırlandı derken, nasıl diyeyim, işte bende bir, bu ıı Samandıra’nın ve Maltepe’nin paraları vardı, 730 bin dolar ve 300 bin lira, onları da şey yapacağım bizim Faik Işık’a borcumuz vardı 1 milyon lira, ona vereceğim, üstünü de akademiye aktar diyeceğim.

Tayyip Erdoğan: Şey konuşma, açık konuşma.

Bilal Erdoğan: Konuşmayayım mı?

Tayyip Erdoğan: Konuşma, tamam mı?

Bilal Erdoğan: Tamam babacığım.

Tayyip Erdoğan: Yani, şeyi Samandıra vs. nerenin olursa olsun üzerinde tutma, yerine gönder niye üzerinde tutuyorsun.

Bilal Erdoğan: Tamam babacığım ama güncel olarak herhalde takip altındayız, güncel olarak takip edildiğimi düşünüyorum.

Tayyip Erdoğan: Biz sana ne diyoruz, ta baştan beri sana.

Bilal Erdoğan: Ama işte koruma ekibi mi yapıyor, kim takip ediyor baba bizi.

Tayyip Erdoğan: Oğlum dinleniyorsunuz.

Bilal Erdoğan: Ama görüntülü de takip ediyorlarmış.

Tayyip Erdoğan: Doğrudur, şimdi işte İstanbul’da, Emniyet’te bazı şeyler şu anda yaptık.

***

Dinleyen ve okuyan, normal zekâya sahip her namuslu insanın hemen kavrayabileceği gibi, Tayyip, aile efradıyla birlikte, kamunun milyarlarca dolarını istiflemiş, Üsküdar-Kısıklı’daki villasında. 17-25 Aralık’ta da, işte, onları nasıl oradan kaçırıp saklayabiliriz telaşını yaşamışlar.

Hırsızlığın bundan daha açık bir belgesi olabilir mi?

Rahmetli namuslu, yiğit ilahiyatçımız Yaşar Nuri Hoca’nın deyişiyle; bu insanların, Hz. Muhammed ve Kur’an İslamı’na göre cenaze namazları bile Müslüman sıfatıyla kılınamaz. Ve bunların gittikleri camilerde bile namaz kılınamaz.

İşte böylesine, Anayasa, kanunlar, hak, hukuk ve İslam dışına düşmüş mücrimler topluluğudur bunlar.

Bunlar için yapılması gereken nedir, öyleyse, gerçek bir hukuk devletinde?

Bunları çelik bilezikle tanıştırıp kanun önüne çıkarmak…

Emri, sadece hukuktan ve vicdanından alan savcı ve yargıçlardan oluşan tarafsız ve bağımsız bir mahkeme önüne çıkarmak…

Bunların, bırakalım devlet yöneticisi olmayı, devlet memuru olma sıfatları bile artık bitmiştir. Bu nedenle, bunlar oturdukları makamlarda bütünüyle işgalci zorbalar durumundadırlar. Yapıp ettikleri her şey geçersizdir, yok hükmündedir.

Eğer Sorosçu Kemal ve Yeni CHP, böyle namuslu bir tutum takınabilseydi, Tayyipgiller daha o zamandan tepetakla yuvarlanırlar ve siyasi hayatları son bulurdu.

Ama ne yaptı, Sorosçu ve avanesi?

Her zaman yapıp ettiğini…

Bir iki mızıldandı, sonra da, halkımızın deyişiyle; her şeyi yalayıp, yutup, sindirip, hazmedip, geçip gitti…

Bunca yolsuzluğu, bunca hırsızlığı, bunca kanunsuzluğu olmamış saydı…

Tayyipgiller’in daha onlarca hukuksuzluğu, kanunsuzluğu, duraksamaksızın sayılabilir. Ama zaten hem biz söyledik bunları tekrar tekrar; hem de halkımızın namuslu ve aydın kesimi biliyor artık. O yüzden girmeyelim daha fazlasına burada.

Demek ki, CHP’li kardeşler;

Sorosçu Kemal ve avanesinin Yeni CHP’si, esasında bir muhalefet partisi değildir şu anda.

ABD devşirmesi ve projesi olan AKP’giller’in Meclisteki bir koltuk değneğidir, bir payandasıdır, bir aparatıdır…

Tabiî hep söyleyegeldiğimiz gibi; Meclisteki bu Amerikancı Dörtlü Çete, yani AKP, MHP, CHP ve HDP’den oluşan çete, ABD güdümündedir, yönetimindedir. Ve de ona hizmet etmektedirler. Onun emperyalist çıkarlarının gerçekleştirilmesi çalışması içindedirler. Onun BOP’unun pratiğe geçirilme uğraşı içindedirler.

Dolayısıyla da bunların hiçbirinin ne halklarımızla, ne vatanımızla, ne milletimizle zerrece olsun bir ilgileri yoktur. Bunlardan bize hiçbir fayda gelmez.

Bu can yakıcı gerçeği ne kadar erken kavrar ve bu karanlıktan, bu bunalımdan çıkış için çareler düşünmeye başlarsak, kurtuluşumuz o kadar çabuklaşmış olur.

Yoksa, hâlâ bunlardan medet ummaya, bunlara bel bağlamaya devam edersek; cehennemin dumanlarının ve ateşinin en yoğun olduğu bölgesine, ülkemizin ve bizim yuvarlanışımız kaçınılmaz olur.

Hiç unutmayalım; önümüzdeki cehennem, BOP’tur, Yeni Sevr cehennemidir. Türkiye, ABD yönetiminde, Meclisteki bu Amerikancı Dörtlü Çete eliyle, işte günbegün oraya sürüklenmektedir.

21 Ağustos 2017

 

Nurullah Ankut

HKP Genel Başkanı

Bu Haberler Dikkatinizi Çekebilir

Portalımız açık kaynak özgür yazılım araçları kullanılarak hazırlanmıştır.CopyLEFT | 2014 | Halkın Kurtuluş Partisi
HKP GENEL MERKEZİ:Karanfil Sokak No:24/15 Kızılay/ANKARA Tel: 0 312 424 06 18 Faks: 0 312 424 06 28 E-Posta: kurtuluspartisi@kurtuluspartisi.org
İSTANBUL İL ÖRGÜTÜ: Atatürk Bulvarı Emlak Bankası Blokları B Blok No. 146 Kat:3 Daire 11 Eminönü/ İSTANBUL Tel: 0 212 528 87 57 Faks: 0 212 528 89 47